Mehmet Taştan

Gözlerin yalnız bir an kadar kalacak bende, 
Yankısıyla tutuşup yanacağım bir ömür. 
Sen değişen mevsimle dönüşüp gideceksin, 
Ben, seni aynı yerde sanacağım bir ömür. 

Vakit yine gece, mevsim yine yaz,
Radyoda, babuba çalıyor yine...
Toprakta nemli bir deniz kokusu,
Ağaçlarda dalga hışırtısı var;
Saçımla oynarken ılık bir rüzgar,
Bu şehir bir anda sana benziyor.

Sabırla beklemek var senin tabiatında 
Onun da derya derya dolaşmak fıtratında,

Öyle bir belada ki, tuzlu sularla başı,
Asırlardır bitmiyor bu amansız savaşı,

Kim bilir şimdi hangi fırtınaya tutulmuş,
Hangi açık dilberin endamına vurulmuş,

Düşe kalka geçerken dalgalar arasından,
Ne bilsin ağlayan var günlerdir arkasından,

Geçme namerd köprüsünden,
Ko aparsın su seni;
Aparan su değil, zulümdür şimdi.
Tanrıdağı sise batmış,
Vadiler kan içinde
Ve zaman, acının tek tanığı...
Medenî bir kâseyle şahadet içiliyor,
Kayıp bir coğrafyada...

Yüzünde göçmen kuşlar,
Gözlerinde hüzün var.
Durgun suyunda ilham,
Dumanlı başında gam…
Ve alnında soylu nur,
Gökyüzüne soyunur;
O deli rüzgâr anne,
Kalbim tarumar anne.

Mevsimler aynı hızla gelip geçiyor ama
Dünyanın daha fersiz döndüğünü anladım.
Sıcağı ve soğuğu hissetse de ellerim,
Ruhumdaki ışığın söndüğünü anladım.

Ne bir hayalim kaldı, ne beklentim, ne arzum,
İçimdeki coşkunun dindiğini anladım.
Düşlerine tutkulu, hayat dolu çocuğun,
Küserek bir köşeye sindiğini anladım. 

Gözlerin yalnız bir an kadar kalacak bende, 
Yankısıyla tutuşup yanacağım bir ömür.
Sen değişen mevsimle dönüşüp gideceksin,
Ben, seni aynı yerde sanacağım bir ömür.

Bir tül gibi üzeri titreyen durgun suya
Endamını yansımış görüp sarsılacağım;
Seninle bir masala dönüşen zamanların
Hülyasıyla teselli bulacağım bir ömür.

Gün yavaşça süzülür dağların arkasına,
Kanayan gökyüzünü seyre dalar ressamlar;
Yeni başladığımız şiirin yakasına,
Kızıllaşan sulardan pembe inciler damlar.

Gök aheste aheste şehre kehribar eler,
Evlerin arasında boy boy uzar gölgeler,
Bir şair kalemiyle şemsin kalbini deler,
Divanda raksa başlar pirifâni adamlar.

Ne derdin var, yüzünde renkler soluyor deniz?

Taş kalpli kayalar da anlamıyor halinden

Kabarıyor yüreğin iniyor sahillere,

Hercai menekşeyle küsünce birden bire

Gümüş grisi cildin kurşun oluyor deniz.

Dalgaların kumsalda saç baş yoluyor deniz.

Her insanın ay gibi karanlık bir sinesi, 
Henüz öğrenmediği bir hayat dersi vardır. 
İnsan dilinde saklı, kader dilin ucunda 
Düşlerle harelenen gönül bahçesi bir de…

Hedefsiz bir gemiye hangi rüzgâr yön verir?
Talih kuşu da konmaz, yatırımsız hayale.
Hayat, mücadeleyle resmedilen tuvalde,
Zafer, ufak adımla başlayan seferdedir. 

Kor düşer bakışlara, ardından ay tutulur,
Greenwich yeni baştan çizilir haritada,
Kaf dağının ardında bekleyen sevgiliye
Altı ay bir güz gider, yalnız bir gün görürüz.

Düşler büyüteceksin bir saksının içinde, 
Ve her sabah su döküp güneşe koyacaksın, 
Dökülen hüzünleri seçeceksin elinle; 
Belki bir akşamüstü veda edip seninle 
Küs olup gideceğim.

Kanepeye uzanıp, okuduğun kitapta,
Devrik bir cümle ile çıkacağım karşına,
Kanatlanan belleğin konarken daldan dala;
Kuru bir yaprak gibi dalından düşüp yola
Güz olup gideceğim. 

Sükûtu dinliyorum, nefesimi tutarak,
Ağlayan pencereme düşer kar taneleri,
Rüzgârdaki hırçın ritme uyarak,
Kimsesiz çocuklarla koşar kar taneleri.

Hiçbir şehrin doğuştan yerlisi olmadın sen,

Bilgiyi de sevdayla soluyan bir his oldun,

Şimal rüzgârlarıyla dolaştın elden ele,

Şimdi seni hiç kimse hatırlamasa bile,

Islanmış bir şiirin kalbinde atacaksın,

Belki de öldüğüm gün benimle batacaksın.

Bundan böyle yılların olmaz artık baharı,

Ne yapraklar gül açar, ne mevsim çalar yaza.

Kanatları ıslanmış yürek titrer dalında,

Dolu  vurur, çiğ düşer yokluğunda temmuzu;

Karanlıkta yeryüzü ısınır mı Minelva? 

   
© SEVGİ PINARI