Fikret Mualla(1903-1967)

Hayat Öyküsü


SIRA DIŞI BİR YAŞAM

Trajik yaşamı ve bunalımlarıyla, resminin özgün-kişilikli yapısıyla Fikret Mualla, çağdaş resim sanatımızın kapılarını Batı dünyasına açmayı başarmış ve Batılı kaynaklarda kendi adından söz ettirebilmiş ilk Türk sanatçısı...

Türk resim sanatının en önde gelen ustalarından biriydi Fikret Mualla... Resimlerinden daha çok akılalmaz kişiliği ve sıra dışı hayatıyla tanındı ve anıldı... "Bohem sanatçı" kavramının Türkiye'deki belki de tek örneği olan Mualla, gerçekten de çılgın bir hayat yaşadı... Resmin, alkolun, delilik ile dahiliğin arasında gezinen trajik bir yaşamın izleriydi bunlar...


Genellikle renkli fon kağıtları üzerine guaş boya ile çizdiği resimlerinde, yeteneği erken yıllarda biçimlenmeye başlamış bir sanatçı olarak belirdi. Yaşamındaki savrukluk ve düzensizliğin aksine, resimlerinde konuya ve üsluba hakim bir sanatçı tutumu yansıttı. Paris'in eğlence yerleri, içki salonları, sokakta gezinen insanları, kafeleri, Fikret Mualla'nın irili ufaklı resimlerinde renkli bir anlatımla sergilendi.



Yapıtlarının çoğu bugün özel koleksiyonlarda bulunan Fikret Mualla'nın konuları kahveler, sirkler ve sokaklar gibi Paris yaşamının ayrıntılarından oluşmuştu. Resim onun için bir yaşama biçimiydi. Yaşamın gerçeklerini büyük bir içtenlikle renge ve biçime aktarmış, içinde yaşadığı bohem çevrenin insanını resmine konu olarak almıştı. Daha çok guvaş tekniğine yakınlık duymuş ve bu teknikle çok hızlı çalışabilmişti. Ancak yağlı boyayı da sulu boya ve guvaşı kullandığı ustalıkla kullandı. Resmin kuramsal sorunları onu pek ilgilendirmedi, dış etkilere yabancı kaldı ve çağdaş akımlara katılmadı. İçinden geldiği gibi, öznel, coşkun bir lirizm ile dolu resimler yaptı.

 

Fikret Mualla, yıllarca birkaç kadeh şarap parası için resim yapmış, her sabah sokağa çıkarken kolunun altına sıkıştırdığı çizimleriyle karnını doyurmuş, bazen de doyuramamış, düşkünler evinde ölüp kimsesizler mezarlığına gömülmüş olağanüstü bir yetenekti.

Hayatı boyunca huysuz, agresif, uzlaşmaz bir kişilikti, Türk ve Fransız akıl hastanelerini, karakollarını mesken tuttu, iflah olmaz bir küfürbazdı. Ancak genellikle resimlerine yansımadı bu; renkleriyle, ne bulduysa onun üzerine yansıttığı sıkı gözlemleri ve anılarıyla, yaşama sevinciyle dolu resimler olarak nitelendi eserleri. Belki de resmini nevrozunun karşı kefesine koyarak yaşamının o ince dengesini kurmaya çalıştı hayatı boyunca...


Talihsiz çocukluk yılları
1903'te İstanbul'da doğdu Fikret Mualla. Düyun-u Umumiye'de ikinci müdür olan Mehmet Ekrem Bey'le, Emine Nevber Hanım'ın oğlu olarak. Moda'da, yıllar sonra bile hasretle anacağı, çok güzel bir çocukluk geçirdi. Saint-Joseph ve Galatasaray Liseleri'nde eğitim gördü. Çocukluğunun ilk hayal kırıklığı, 12 yaşındayken, hayran olduğu, Fenerbahçe sol açığı Hikmet (Topuzer) gibi top koşturmaya çalışırken, ayak bileğini kırıp hafif topal kalmasıdır. Ondan birkaç yıl sonra, okuldan kapıp getirdiği İspanyol nezlesi mikrobu nedeniyle annesinin ölmesi, hayatının tüm akışını değiştirdi.

Babasının, annesinin ölümü üzerinden evlendiği, kendisinden iki üç yaş büyük Behice Hanım'a karşı saldırgan bir tavır içine girip evde huzursuzluk yaratınca, önce teyzesinin yanına, sonra da İsviçre'ye mühendisik okumaya gönderildi (1920). Almanya'ya geçip, Güzel Sanatlar Akademisi afiş ve desinatörlük bölümüne yazıldı, Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdi. Bu arada bohem hayatla, modern sanat ve aykırı sanatçılarla, alkolle tanıştı.

Ancak Türkiye'de tutunması mümkün olmayacaktı: Dostlarının yardımıyla Galatasaray Lisesi'nde ayarlanan resim öğretmenliğinden, 'bir öğretmene yakışmayacak davranışlar içinde olduğu için' ayrıldı. Araya yine Almanya girdi ve bu kez alkol sorunları nedeniyle Berlin'de akıl hastanesinde tedavi gördü, iki yıl da Fransa'da kalıp yine döndü. Dergilere, gazetelere yazılar yazdı, resimler yaptı. Nazım Hikmet'in Varan 3 ve Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitaplarını resimledi, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz operetlerine kostümler çizdi. Ünlü Alman şair Schiller üzerine bir de kitap yazdı. Beyoğlu'nda, ilgi toplamayan bir kişisel sergi açtı.
Kalan zamanda ise meyhanelerde olay çıkarmakla meşguldü. Bu huylarını inkar da etmedi: Resim yaparken 'sükutu beyninin tepesinde, saçlarının dibinde hissetmezse' yanlış bir işle meşgul olduğunu düşünür ve bundan kurtulmak için önce üç beş kadeh içer, eğer yine geçmezse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam arardı. Söylediğine göre, bu kitle için deliydi. O da 'ruhen fakir bir cemiyetin tufeyli zenginliğinin müthiş düşmanı!'

Fransa'ya göç ve sefalet
Fransa'ya göç etmeden önce, doğal olarak pek anlaştığı Neyzen Tevfik'le Bakırköy Akıl Hastanesi'nde bir yıl kadar birlikte kaldı, New York sergisinin Türk pavyonu için Eyüp, Çamlıca, Üsküdar, Rumelihisarı, Sultanahmet resimleri yaparak çok sevdiği İstanbul'la vedalaştı. 1940'tan 1967'de ölene kadar Fransa'da yaşadı; yine sık sık karakola düşerek, akıl hastanesine yatarak, resimli yazıları aracılığıyla ya da sokakta birebir, düşsel ya da gerçek düşmanlarıyla hesaplaşarak... İkinci Dünya Savaşı yıllarını orada geçirdi, yollardan izmarit topladı, aç kaldı, bazen Paris'in ünlü sokak serserilerine katıldı. Ama Paris Grande Chaumiere Akademisi'nde Othon Friesz atölyesinde de çalıştı, Picasso dahil pek çok sanatçıyla tanıştı. Yine de hiçbir akım içinde yer almadı, tarzını kendi yarattı.

Onu büyük bir sanatçı olarak bugünlere getiren Fransa'da yaptığı resimlerdi; daha çok barları, bistroları, restoranları, sirkleri, genelevleri, oralardaki insanları, sokakları, çıplakları, balıkçıları resmetti, natürmortlar yaptı. Düzensiz, daha doğrusu sefil hayatı, resim üretimini hiç etkilemedi, hızla üretimine devam etti. Kağıt bulamazsa duvarlardaki afişleri yırtıp temiz yerlerine guaj yaptı.

Türkiye'den ve Fransa'dan birkaç sanatsever, zaman zaman ilgilerini esirgemedi ondan; bir-iki Fransız zenginin himayesinde birkaç sergi de açtı. Ancak resimlerini genellikle yok pahasına, günlük içki parasına elden çıkardı. Sonra da resimlerinin 'yağlı Hasan'ın böreği gibi' olduğunu, 'Kırk Haramiler'in eline düşüp Ali Baba'nın hazinesi gibi soyulduğunu' yazdı. Cebine para girer girmez, takıldığı meyhanedekilere içki ısmarladı. Resimlerini çok beğenen Picasso'nun hediye ettiği bir resmi bile ertesi gün o akşamın içkisi için elden çıkardı.

1962 sonlarında beyin kanaması geçirdi, sol ayağı tutmaz oldu, karaciğeri iflas etti. Yine yardımsever bir Fransız sayesinde küçük bir köy olan Reillane'e yerleşti. Ayda en az dört guajla kirasını ödedi, arta kalanlarla geçindi, ilk defa doğru dürüst bir evi oldu. Ancak beş yıl kadar sonra, 64 yaşındayken, sinir krizlerinin şiddeti arttı, aynı yıl düşkünler yurdunda ölüp, kimsesizler mezarlığına gömüldü. Naaşı 1974'te Türkiye'ye getirilerek Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü. Resimleri bundan sonra Türkiye'de değer kazanacak, en pahalı ve en çok sahtesi yapılan ressamları arasına girecektir.



Anektodlarla Fikret Mualla

Neyzen Tevfik'le Bakırköy'de...
(Orhan Koloğlu'nun Fikret Mualla: Bir Garib Kişi adlı kitabından)
.... Başta Neyzen Tevfik olmak üzere sanat çevrelerinin bir sürü kişisi, zaman zaman Bakırköy'ün misafiri oluyordu. Fikret'de Bakırköy Emraz-ı Akliye Hastanesi'nin 27. servisine teslim edildi. Bu seferki, sadece bir alkolden temizleme tedavisi değildi. Ne var ki onda, Neyzen'in rahatlığı yoktu. Neyzen, meyini alsalar bile ney'i ve heyhey'i ile tımarhanede bir imparatorluk kuruyor, kendisine yakın bulduğu insanlar arasında, serbest bırakılıncaya kadar keyifle yaşıyordu.

Neyzen'le aynı hücrede olmak Fikret için şanstı. Herşeyden önce akıllarına gelince küfür etmekte birleşiyorlardı. Neyzen "Sövme Hürriyeti Apolojisi"nde bunu şöyle savunmuştur: "Sövmek sinirleri dinlendirir. Dolayısıyla herkes için meşru haktır. Ben bu hususta hiçbir hudut tanımam... O, büyüktür sövme; diğeri küçüktür, sövme; cahildir, sövme; değeri yoktur, sövme; o halde kime sövmeli? Sorarım size, kime sövmeli? Dolayısıyla sevme hürriyeti olduğu gibi, sövme eşitliği de olmalı. Herkes herkese imkan derecesinde sövebilmelidir."

Beraberce yaşadıkları odada biri ney çalarken, diğeri resim yaparak zamanı dolduruyordu. Neyzen alışkındı:
- İşte böyle evlat! Bizleri böyle arasıra kızağa çekip tamir ediyorlar. Herkese Allah kerim, Fikretle bana da Fahrettin Kerim. Değil mi Mualla?



"Pentürle hayatımı kazanıyorum, daha ziyade kendimi öldürüyorum"
Fikret Adil'e yazdığı mektuptan: (5 Kasım 1946- Orhan Koloğlu'nun Fikret Mualla: Bir Garib Kişi adlı kitabından) 'Pentürle hayatımı kazanıyorum. Daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimdeki avucumdaki ne ölecek, ne de yaşayacak kadardır. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı, ne de çamaşır, kış fena halde geldi. Müsait ve biraz şehvetli bir satış yapmak gayretlerini arıyorum. Paris'in ücra bir köşesinde dünyadan uzaklaşmakla uğraşıyorum. Maddi mücadele yoruyor. Sanat bu vaveylalı alemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu alem insanlarına...'



Neden Paris?
(Orhan Koloğlu'nun Fikret Mualla: Bir Garib Kişi adlı kitabından)
"Neden Paris?" sorusunun yanıtını en güzel Bedri Rahmi Eyüboğlu vermiştir: "Fikret Mualla'yı yakından tanımış olsaydınız, Paris'i kısaca şöyle tarif edebilirdiniz:
- Fikret Mualla'yı barındırabilen biricik şehir!
Düşünüyorum da, gördüğüm, okuduğum, duyduğum şehirlerden hiçbirinin bu yaradılışta, bu huyda bir insanı bağrına basabileceğine aklım yatmıyor. Bir ressam tasarlayın ki, aklına estiği zaman reim yapmaktan başka hiçbir şeyden sorumlu değil. Haftada üç gün aç susuz dolaşmayı göze almış. Kırlarda böğürtlen toplarcasına sokaktan izmarit toplayıp içiyor. Eşin, dostun yardımıyla birkaç resim satabilirse, ilk işi en sert içkilerle kafayı çekmek, en pahalı yiyeceklerle karnını doyurmak ve en sunturlu küfürlerle etrafındakileri kasıp kavurmak oluyor."



"Picasso mu?" "Tanımıyorum"
(Orhan Koloğlu'nun Fikret Mualla: Bir Garib Kişi adlı kitabından)
... Savaş yıllarında sattığı iki üç tuvalin parasını hemen "ezmeye" gittiği La Palette kahvesinde, her zamanki sağ dip köşedeki yerinde otururken, onu Picasso'ya tanıtırlar.
-"Picasso mu?" dedi. "Tanımıyorum".
Çağının genç, yetenekli ve parasız sanatçılarına yardım eden bu büyük ressam, Fikret'in bazı eserlerini de görmüş ve beğenmişti. Onunla da ilgilendi. Gerçekten de hoşlanmıştı bu genç sanatçıdan. Onu evine davet ettiği gibi, "Fikret Mualla'ya" ithaflı imzalı bir kadın figürünü de hediye etti. Fikret, hemen ertesi sabah, figürü adeti olduğu üzere, ilk önce alt kattaki ressam dostuna teklif ederek satılığa çıkardı. Herhangi bir fiyata razıydı. Eser, sonunda, onu bir hafta durmamacasına içki içirmeyi kabul eden bir açıkgözün elinde kaldı."

on 26 Temmuz 2012
Gösterim: 4685

Yorumlar  

#1 ihtiyarseyyah 26-02-2014 08:37
Sıradışı olmasaydı Fikret Mualla olurm uydu,bugün bu sayfada anılır mıydı?
Sıradışı olmasaydı sanatçı olur muydu?
Sıradışı olduğu için mi sanat diye anılıyor?
Sanatçı olduğu için mi sıradışı bir yaşantısı oldu?
...
Sabah sekiz
Akşam beş mesaisinden sonra
PTT ci olup da ölümünden elli sene sonra anılan biri var mı?

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.