Masanın iki yanı

Deri koltuğa üslubunu, şahsiyetini, rengini veren insanlar da vardır, koltuktan üslup, şahsiyet, renk devşirenler de. İtibarını koltuğa borçlu olanlar ve haysiyetiyle koltuğa itibar verenler yani.Birinde koltuğu alıversen adamdan geriye hiçbir şey kalmaz, diğerinde adamı alsan koltuk anlamsız kalır. 

Koltuk deyip geçmeyin, tehlikelidir. Üzerine bırakıldığı suyu emen süngerler vardır hani, onun gibi. Üstünde oturanın bir parça omurga zafiyeti, biraz yamulma temayülü, azıcık şahsiyet problemi varsa, koltuk başlar onu emmeye. Tevazuunu emer ilkin, sonra duruşunu, doğrularını, ilkelerini, derken şahsiyetini, mukaddeslerini... Adamı emer koltuk.Sivrisinek gibi, sülük gibi, sünger gibi emer. Ufak bir narkozla başlar bütün hikâye; başlangıçta verilen tavizin acısı, sızısı duyulmaz hiç. Narkozun adı değişir: Bazen; “Herkes yapıyor” olur, bazen; “Bundan ne olacak ki”, bazen; “Ben buraya kolay mı geldim”, bazen; “bunu yapmazsan burada oturtmazlar adamı...” Say sayabildiğin kadar.

İlk iğnenin açtığı delikten sivrisinekler ordusu doluşur içeri, ilk sülüğün süzüldüğü delikten ortalık sülüklerin seyran yerine dönüşür, sonra bir de bakmışsın ki ortada sünger yok! Bazı büyük kapılı odalardan içeri girdiğinizde masanın öte yanında boş bir koltuk görmeniz işte bundandır. Sahte bir tebessüm, riyakâr bir merhabayla sizi içeri buyur eden sesi duyduğunuzda şaşırır ve dersiniz ki: “Aaa konuşan koltuk yapmışlar.”

Sehpanın etrafındaki koltuklara oturup masanın diğer yanına gözlerini dikenler de ikiye ayrılır: Vakar ve onuruyla oracıkta oturup müşkülünün halli için uğraşanlar ve ihtirasları için şeref ve izzeti dâhil, veremeyeceği tavizi olmayanlar. Birincisi orada olmaya mecbur kaldığı için oradadır, hatta orada bulunmak ayıp bir şeymiş gibi oradadır. Bir an evvel kalkıp gitmek ister, daha kapıdan girerken geldiğine geleceğine pişman olmuştur zaten. İstemek zillettir çünkü. Bu kişiler çok mecbur kalmışlarsa taleplerini, öylesine eğilmeden, bükülmeden, mertçe ifade ederler ki masanın öte yanındaki koltuk sanki bir insan gibi şaşırır! Hatta böyleleri bazen delikanlılığa halel getirtmemek için bir çay içer hiç bir şey demeden, diyemeden kalkar giderler. Kapıdan çıkarken onların yüzlerine bakıverseniz, işini halledememiş bir kişinin hüznüyle değil, müstağni ve vakur bir tebessümle karşılaşırsınız. İşleri olmamıştır, varsın olsun. O gece rahat uyurlar, uykuya dalarken yüzleri güler, kendi kendilerine mırıldanırlar: “Nasıl da hiç bir şey istemedim ama.” Rüyalarına girmeye bir imkân bulsanız, Bâkî merhumun bir şiirinin şerhini Semih Kaplanoğlu imzasıyla seyreder gibi olursunuz:

“Baş eğmezüz edâniye dünyâ-yı dûn içün

Allah’adur tevekkülümüz i’timâdumuz”

İhtiras ve menfaatleri uğruna veremeyecek tavizi olmayan onursuzları ise daha kapıdan girişlerinden tanırsınız. El pençe divan, iki büklüm, dudakları koltuğun ellerinden öpmeye teşne, suratlarında riyakârca zamkla yapıştırılmış gibi sabit bir gülücük, dudakların arasında yalama vaktini kaçırmamak için hazır bekleyen bir dil... Kapıdan girişlerini görememiş olsanız bile sehpanın etrafına büzülüşlerinden tanırsınız onları. Oturmaz, büzüşürler zira. Ciğer yiyen birisinin etrafına büzüşen üç gündür hiç bir şey yememiş herhangi bir kedi bile onların büzülüşlerine kıyasla ayak ayak üstüne atmış bir asilzade gibidir.

Sıranın kendilerine gelmesini beklerken, akşamdan hazırladıkları perestiş cümlelerini mırıldanırlar içlerinden. Diğerlerinin konuşmalarına kulak kabartırlar çaktırmadan. Bu esnada kendi orijinal(!) yalama cümlelerinden birisini bir başkası söyleyiverirse, alır bunları bir telaş. Yerine başka bir cümle bulabilmek için terlemeye başlarlar. Zihinleri az sonrayla meşguldür. Koltuğun yerli yersiz bir sözünü espri zannedip kahkaha atmaları ve sehpanın etrafındaki diğer şahsiyetsizgillerin bile taaccübüne sebep olmaları ekseriyetle işte bu vakitlere denk gelir. Bu türler, işleri hallolmasa bile mutlu çıkarlar kapıdan. Zira bir işi halletmek için yalakalık yapmak bunlarda öylesi bir meleke haline gelmiştir ki, yalakalığı kâmilen yaptıkları vakit işlerini halletmiş gibi hissederler.

O gece rahat uyurlar. Odada geçirdikleri vakitleri, kurdukları cümleleri, koltuğun kendilerinden memnuniyetini tekraren hatırlamaya çalışır, bir daha, bir daha sil baştan baştan hayalen yaşarlar. Ne rüyaları vardır bunların ne de rüyasızlıklarını tasvire tenezzül edecek kadar alçalabilecek bir şiir...

Masanın koltuklu tarafını pek bilmem ama sehpa etrafında bir çay içip kalkmaya bir kaç defa mecbur ve maruz kalmışlığım vardır. O koltuklarda oturanlar, bazen isteyişinizdeki onurlu duruştan, bazen de hiçbir şey istemeden çekip gidişinizden rahatsız olurlar. Hâlâ insanlıktan nasibi kalanlar vardır bazı koltuklarda, onlar da sizi bir masalmışsınız gibi seyrederler. Bu zamanda ve o odada gerçek olamayacak kadar onurlu bir masal...

Bu insanların kişiliksiz bir koltuğa dönüşmelerinde en az kendi mayalarındaki bozukluk kadar sehpa ahalisinin payı vardır diye düşünürüm. Sehpacı zevatın üç kuruş için eğilip bükülüşleri, görüp utanmamak için riyakârlığın bile gözlerini kapatacağı taklalar atışları, en kıvrak dansözün dahi maharetlerine nispetle bir heykel gibi kaldığı şahsiyetsiz kıvırışları, masanın diğer tarafını baştan çıkaran en önemli sebeplerden birisidir. Bir işin halli için huzurlarında iki büklüm olunmasına, saçma sapan iltifatlar edilmesine, yalakalık yapılmasını önceleri garipseseler de bu duruma sonradan alışan makam sahipleri, bütün bunların olmamasını en son kertede kendilerine hakaret gibi görmeye başlarlar.

Bir de bakmışsınız, eğilmeden konuşmak kibir olmuş, perestiş etmeden istemek ayıp, vakarla oturmak saygısızlık, yanlışı ifade etmek günah, mertçe eleştirmek küfür...

Artık ehliyet ve liyakatin ölçüsü, işi yapabilme hususundaki kabiliyetiniz değil, işi elde edebilmek için eğilebilme potansiyelinizdir. Menfaati için eğilmeyi maharet sananların davası için dik durmasını nasıl bekleyeceksiniz?

Türkiye’nin yarınları için, dolduramadığı koltuğu işgal eden yamukları metal yorgunluk adı altında değiştirmek elbette güzel ve mühimdir. Bundan daha önemlisi ise yamulmayıp dik durduğu için total kırgınlığa mecbur edilen dava sahiplerinin gönüllerini almaktır.

Çünkü bizim asıl ve büyük derdimiz; masanın o tarafındakilerin metal yorgunluğundan ziyade, sehpanın etrafındaki yeni liyakat ölçüsünü bildiği için, odanın kapısından girmeye dahi tenezzül etmeyenlerin total kırgınlığıdır!

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Serdar Tuncer

Not: Bu yazı Yenişafak GazetesiNden alınmıştır. Yazının orjinali aşağıda ki linktedir.

Masanın İki Yüzü

on 24 Ağustos 2017
Gösterim: 125

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.