TRAFİK KAZALARINDAN DOĞAN CİSMANİ ZARARLAR VE TAZMİNAT DAVALARI

TRAFİK KAZALARINDAN DOĞAN CİSMANİ ZARARLAR VE TAZMİNAT DAVALARI

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   & Hüseyin Tuztaş &

ÖNSÖZ

Ülkemizde maalesef her yıl binlerce trafik kazası olmakta ve bu kazalarda binlerce insanımız ölmekte ve yaralanmaktadır. Bunun sonucu olarak trafik kazalarından kaynaklanan tazminat davaları hukuk mahkemelerinin esasında önemli bir yer tutmaktadır.

Trafik kazası sonucu desteğin ölmesi sonucu oluşan zarara “destek zararları” ve bundan doğan davalara ise  “destekten yoksun kalma tazminat davaları”  trafik kazası sonucu bedensel bütünlüğü ihlali neticesi doğan zararlar ise “bedensel(cismani) zararlar”  bu zararların tazmini davalarına da “cismani zararlardan kaynaklanan tazminat davaları” yada “bedensel zararlardan kaynaklanan tazminat davaları” olarak adlandırılmaktadır. 

Bu makalede trafik kazası nedeniyle vücut bütünlüğü ihlali neticesi meydana gelen bedensel zararlar ile bu zararlara dayalı tazminat davalarını ele alacağız. Konuları ele alırken her zaman ki gibi teorik bilgiler yerine mümkün olduğunca uygulamada ihtiyaç olan bilgileri vermeye çalıştık. Bu nedenle Yargıtay uygulamalarını ön planda tuttuk. Bununla birlikte anlatılan bilgilerle ilgili en yeni tarihli  Yargıtay kararlarına yer verdik. Amacımız  bu konuda uygulamada oluşacak bilgi eksikliği ve tereddütleri ortadan kaldırmaktır. Her zaman olduğu gibi makalemiz statik değil dinamik bir yapıya sahip olacaktır. Bir başka anlatımla bedensel zararların tazmini davalarında Yargıtay uygulamalarında meydana gelecek değişiklikler, yeni kararlar bu sayfada yer alacaktır. İhtiyaç duyulan yeni konular eklenecektir. Böylece ilgili konularda Yüksek Mahkeme uygulamasının ilk derece mahkemelerin de en kısa süre içinde uygulanmasında bir köprü görevi görülecektir. Her zaman ki gibi tek amacımız yargıya ve meslektaşlarımıza faydalı bir şeyler üretebilmektir. 

BEDENSEL (CİSMANİ) ZARARLAR 

Vücut bütünlüğünün ihlali neticesi oluşan zararlar 818 Sayılı Borçlar Kanunun 46. Maddesinde “Cismani zarar halinde lazım gelen zarar ve ziyan”  olarak düzenlenmişken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 54. Maddesin de “Bedensel zarar” olarak düzenlenmiştir. Bedensel zararın yasada bir tanımı yapılmamıştır. Sadece bedensel zararların neler olduğu sayılmakla yetinilmiştir. Ancak  “özellikle şunlardır” demekle bedensel zararların 54. maddede sayılanlarla sınırlı olmadığı vurgulanmıştır. 

Bedensel zarar, zarar görenin malvarlığının trafik kazasından sonraki durumu ile böyle bir olay meydana gelmeseydi göstereceği durum arasındaki fark olarak tanımlayabiliriz. 

Beden bütünlüğünün ihlâli sonucunda ortaya çıkan maddî zararlar TBK 54. Maddesi  gereğince özellikle; 

1. Tedavi giderleri,

2. Kazanç kaybı,

3. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar,

4. Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar, 

Olarak sayılmıştır. Belirttiğimiz gibi maddede bedensel zararlar sınırlı olarak sayılmamıştır. Bu nedenle TBK 56. Maddesindeki “Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir.” Düzenlemesi ile vücut bütünlüğünün ihlalinde bedensel zararlar kavramı içine manevi zararlarında dahil olduğu belirtilmiştir. Sadece  vücut bütünlüğü ihlal olan kişi değil bu kişinin yakınlarında da manevi zararların oluşacağı TBK 56. Maddesinin ikinci fıkrasında “Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.” Şeklinde gösterilmiştir. Böylece bedensel zarar kavramına, "ruhi bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı", "ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü" gibi hallerin de girdiği kabul edilerek, eğer bir kimsenin bedensel zarara maruz kalması sonucunda, onun ana, baba, eşi, çocukları gibi çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle hukuken korunan ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü ağır bir şekilde haleldar olmuşsa onlar da manevi tazminat talep edebilecekleri kabul edilmiştir. 

Şimdi bedensel zararları madde metnine bağlı kalarak  sırası ile  inceleyelim.

A-Tedavi Giderleri 

25.02.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı yasanın 59. Maddesi ile değişik KTK 98. Maddesinde ki düzenlemeye kadar tüm tedavi giderlerinden, sürücü ve işleten yanında zorunlu sigortacıda sorumlu iken KTK 98. Maddesindeki yenilik ile trafik kazası sonucu yaralanan kişinin sağlık kuruluşunda ki tüm sağlık hizmeti giderleri Sosyal Güvenlik Kurumu’nun sorumluluk alanına girmiştir. Her ne kadar madde metninde vücut bütünlüğü ihlal olan kişinin tedaviye iliştin tüm giderleri “tedavi giderleri” adı altında  tek başlıkta düzenlenmiş ise de KTK 98. Maddesi kapsamında konunun  ikili bir ayrıma tabi tutarak incelemekte fayda bulunmaktadır. Bu nedenle trafik  kazası sonucu beden bütünlüğü ihlal olan kişi, iyileşip eski sağlığına kavuşuncaya kadar bir sağlık kuruluşunda yaptığı tüm masrafların tıbbi tedavi ile sınırlı bölümüne yani “sağlık hizmet bedellerine” “Sağlık Hizmeti Giderleri”, bedensel bütünlüğü ihlal olan kişinin sağlık kuruluşundan taburcu olduktan sonra eski sağlığına kavuşup yeniden çalışmaya ve günlük işlerini sürdürebilecek duruma gelinceye kadar yaptığı ve yapacağı tüm masraflar ile sağlık kuruluşunda tedavi gördüğü süre içinde faturalandırılmayan harcamalar, örneğin hastaneye gidiş geliş, refakatçi giderleri gibi harcamaların tamamını “iyileşme harcamaları”  olarak inceleyeceğiz.

a)Sağlık Hizmeti Giderleri

Hastane, klinik, sağlık yurdu dispanser gibi hasta bakım yerlerine ödenen paralar; hekim, hemşire, hastabakıcı, iğneci, pansumancı fizyoterapist, psikoterapist gibi tedavi edenlere ve yardımcılarına ödenen ücretler; ilaç, serum, kan, iğne ve çeşitli tahlil giderleri; röntgen, ultrason, tomografi gibi görüntüleme aygıtları ile, elektro ve benzeri denetleme aygıtlarına ve diyaliz makinesine ödenen paralar; her türlü ameliyat, yoğun bakım, ambulans ve ilk yardım giderleri; ortopedik aygıtlar, protez, takma organ bedelleri ve bunların yenilenmesi için yapılan harcamalar; tekerlekli sandalye, havalı yatak, koltuk değneği, baston gibi kullanılması zorunlu nesnelere ödenen paralar ve benzerleri tamamı sağlık hizmeti giderlerini oluşturur.

6111 sayılı yasanın 59. Maddesi ile değişik  2918 sayılı KTK 98. maddesi “Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmî ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır.” Düzenlemesinden anlaşıldığı üzere trafik kazası sonucu yaralanan kişi, tümüyle iyileşip eski sağlığına kavuşuncaya kadar yaptığı tıbbi tedavi ile sınırlı sağlık hizmet bedelleri SGK tarafından karşılanacaktır. Bir başka anlatımla KTK 98. Maddesinde ki değişikliğin yürürlüğe girmesi ile birlikte zorunlu mali sorumluluk sigortacısının (ZMSS) tedavi harcamaları kapsamında bir sorumluluğu kalmamıştır. Bir noktada SGK,  ZMSS  yerine geçmiştir.

Ancak SGK üzerine aldığı bu sorumluluk karşılıksız değildir. KTK 98. Maddesinin ikinci fıkrasında bu duruma da açıklık getirmiştir. “Trafik kazalarına sağlık teminatı sağlayan zorunlu sigortalarda; sigorta şirketlerince yazılan primlerin ve Güvence Hesabınca tahsil edilen katkı paylarının % 15’ini aşmamak üzere, münhasıran bu teminatın karşılığı olarak Hazine Müsteşarlığınca sigortacılık ilkeleri çerçevesinde maktu veya nispi olarak belirlenen tutarın tamamı sigorta şirketleri ve 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanununun 14 üncü maddesinde düzenlenen durumlar için Güvence Hesabı tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna aktarılır. Söz konusu tutar, ilgili sigorta şirketleri için sigortacılık ilkelerine göre ayrı ayrı belirlenebilir. Aktarım ile sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının bu teminat kapsamındaki yükümlülükleri sona erer. Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu söz konusu tutarı % 50’sine kadar artırmaya veya azaltmaya yetkilidir.”

Görüldüğü gibi sigorta şirketleri tahsil ettikleri primlerden % 15’ini geçmemek üzere SGK aktaracaktır. Peki bu aktarımı yapmazsa ne olacak. Üçüncü fıkra “Bu madde çerçevesinde sigorta şirketleri ve Güvence Hesabı tarafından ödenecek meblağın süresinde ödenmemesi halinde 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin ikinci fıkrası uygulanır.”

Yani “Kurumun prim ve diğer alacakları süresi içinde ve tam olarak ödenmezse, ödenmeyen kısmı sürenin bittiği tarihten itibaren ilk üç aylık sürede her bir ay için % 3 (% 2) oranında gecikme cezası uygulanarak artırılır. Ayrıca, her ay için bulunan tutarlara ödeme süresinin bittiği tarihten başlamak üzere borç ödeninceye kadar her ay için ayrı ayrı Hazine Müsteşarlığınca açıklanacak bir önceki aya ait Yeni Türk Lirası cinsinden ıskontolu ihraç edilen Devlet iç borçlanma senetlerinin aylık ortalama faizi bileşik bazda uygulanarak gecikme zammı hesaplanır. Ancak, ödemenin yapıldığı ay için gecikme zammı günlük hesaplanır. Bakanlar Kurulu, ilk üç ay için uygulanan gecikme cezası oranını iki katına kadar artırmaya veya bu oranı % 1 oranına kadar indirmeye, yeniden kanunî oranına getirmeye ve uygulama tarihini belirlemeye yetkilidir. Dava ve icra takibi açılmış olsa bile, prim ve diğer Kurum alacaklarının ödenmemiş kısmı için gecikme cezası ve gecikme zammı tahsil edilir.”

6111 sayılı yasa yürürlüğe girdikten sonra yapılan tedavi harcamaları SGK tarafından karşılanacak peki yasa yürürlüğe girmeden yani 25.02.2011 tarihinden önce  yapılan sağlık hizmeti giderlerini kim karşılayacak?  Bu sorumuza da 6111 sayılı yasanın geçici 1. Maddesi şu şekilde cevap vermektedir.“Bu Kanunun yayımlandığı tarihten önce meydana gelen trafik kazaları nedeniyle sunulan sağlık hizmet bedelleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır.” Demek oluyor ki yasanın yürürlüğe girmesinden önce yapılan sağlık hizmeti giderlerini de SGK karşılayacaktır. Ancak “Söz konusu sağlık hizmet bedelleri için bu Kanunun 59 uncu maddesine göre belirlenen tutarın % 20’sinden fazla olmamak üzere belirlenecek tutarın üç yıl süreyle ayrıca aktarılmasıyla anılan dönem için ilgili sigorta şirketleri ve Güvence Hesabının yükümlülükleri sona erer.”  Bir başka anlatımla sigorta şirketlerinin 6111 sayılı yasa yürürlüğe girmeden önce yapılan sağlık hizmeti giderlerinden kaynaklanan sorumluluklarının sona ermesi için üç yıl süre ile belirlenen primin SGK aktarılması gerekecektir. Nitekim 07/02/2012  tarih 2012/5  sayılı genelge bu durum vurgulanmıştır. Genelgeye göre;

a) Trafik kazasının oluş tarihine ve kazazedenin genel sağlık sigortalısı olup olmadığına bakılmaksızın 25/02/2011 tarihinden itibaren Kurumla sözleşmeli üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmi ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarınca verilecek tüm sağlık hizmet bedelleri Sağlık Uygulama Tebliği  hüküm ve ekleri esas alınarak Kurumca karşılanacaktır.

b) Yasanın geçici 1. maddesi gereği  6111 Sayılı Kanununun yürürlük tarihinden önce verilen hizmetler trafik kazasının oluş tarihine ve kazazedenin genel sağlık sigortalısı olup olmadığına bakılmaksızın 25/02/2011 tarihinden önce üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmi ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarınca verilmiş ancak, ”Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası” kapsamında olmadığından (kusur oranı, araç işletenin tedavisi, tek taraflı kaza vs.) dolayı sigorta şirketlerince ödemesi yapılmayan sağlık hizmet bedelleri Sağlık Uygulama tebliği hüküm ve ekleri esas alınarak Kurumca karşılanacaktır.  

6111 sayılı yasanın Geçici 1. Maddesinde belirtildiği gibi yasanın yürürlüğe girmesinden önce yapılan sağlık hizmeti giderlerinin SGK tarafından karşılanması için üç yıl süre ile primlerin aktarılması sonucu sigorta şirketleri sorumluluklarından muaf olacaklardır. Sigorta şirketlerinin bu sorumluklarını yerine getirip getirmediklerini nasıl anlayacağız? Elbette bir yazı ile SGK  dan bu durumu sorabiliriz. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önündeki bir dava nedeniyle SGK’na sigorta şirketleri tarafından bu primlerin aktarılıp aktarılmadığı  sorulmuş verilen cevapta, tüm sigorta şirketlerinin aktarımı gerçekleştirdiği bildirilmiştir. Bu kabul niteliğinde ki cevap sonrası artık sigorta şirketlerinin üç yıl süre ile aktarmak zorunda oldukları primleri aktardığı kabul edilerek 6111 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılan trafik kazalarından doğan sağlık hizmeti giderlerinden sorumlulukları kalmayacak, SGK tarafından karşılanacaktır.

Zorunlu Mali Sorumluluk sigortası olmayanlar açısından

Zorunlu Mali Sorumluluk sigortası yaptırılmayan durumlarda SGK'nın sorumluluğu devam edecekmi? Bu durumda zorunlu sigorta yaptırmayan işleten ve böyle bir aracı kullanan sürücünün sorumluluğu olacakmı? 6111 Sayılı yasa çıktığında bir müddet tereddüt olsada madde metni dikkatli okunduğunda tüm bu soruların cevabının bulunduğu açıktır. 6111 sayılı yasa yürürlüğe girmeden önce zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırılmaması durumunda Sigortacılık Kanununun 14. maddesi gereği trafik kazası neticesi doğacak zararlardan güvence hesabı sorumludur. Böylece tedavi giderlerindende güvence hesabının sorumluluğu vardır. 6111 sayılı Kanunun 59. maddesin de sadece zorunlu sigortalar tarafından değil güvence hesabındanda SGK'na pirim aktarımının yapılacağı belirtilmiştir. O zaman şunu açıkça söyleyebiliriz ki zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırılmaması durumunda üçüncü kişilerin zararından zorunlu sigortaların teminat kapsamında güvence hesabı sorumludur.   

Ancak SGK tedavi giderlerini karşıladıktan sonra karşı tarafın kusuru oranında rücu edebilecektir. Bir başka anlatımla zorunlu sigorta ve güvence hesabının yerine geçen SGK iki taraflı bir trafik kazasında tedavi giderlerini karşıladığı tarafın kaza yapmasında kusuru olan tarafa kusuru oranında rücu edebilecektir. 

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Güvence Hesabı Yönetmeliği'nin 9. maddesi uyarınca üçüncü kişiye ödenen tazminat, yönetmeliğin 16. maddesi gereğince rücuan talep edilebilir. Güvence Hesabının rücu edebileceği tazminat tutarı, sürücünün kusur oranına ve zarar görenlerin gerçek zararına göre  belirlenir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 20.11.2014 Tarih ESAS NO: 2013/12540  KARAR NO: 2014/16523)

6111 Sayılı Yasa Yürürlüğe Girmeden Önce Yapılan sağlık hizmeti giderlerinden Sorumluluk

Trafik kazasından kaynaklanan sağlık hizmeti giderleri 6111 sayılı yasanın yürürlük tarihinden önce yapılmış ve dava da yasanın yürürlük tarihinden önce açılmış ve yasa yürürlüğe girmesinden sonra yargılamaya deval ediliyorsa 6111 sayılı yasanın geçici 1. maddesi gereği yasanın yürürlük tarihinden önceki sağlık hizmeti giderlerinden de SGK sorumlu olması nedeniyle dava açıldıktan sonra SGK yasal hasım durumda olması nedeniyle SGK'nın ihtiyari dava arkadaşlığında sonradan dava arkadaşı haline getirilemeyeceği itirazına tabi olmadan SGK davaya dahil edilerek sağlık hizmeti giderleri SGK dan talep edilecektir. Bir başka anlatımla 25.01.2011 tarihinden önce dava açılmış ve bu tarihten sonra yargılama devam ediyorsa SGK 6111 sayılı yasanın geçici 1. maddesinden dolayı dava açıldıktan sonra sorumluluğu doğmuş olması nedeniyle davaya dahil edilmelidir. Bu nedenle bu talepler SGK nın sorumluluğunda bulunduğu ve SGK nın davaya dahil edilemeyeceği gerekçesi ile reddedilmemeli SGK davaya dahil ettirilerek  doktor bilirkişiye yaptırılacak incelme neticesi tedavi giderleri olarak talep edilen harcamalar gerçekten 6111 sayılı yasa kapsamında sağlık hizmeti giderleri ise SGK sorumlu tutulacaktır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin kararları da bu yöndedir.

 Sağlık hizmeti giderlerini de kapsayan tazminat davası 6111 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 25.01.2011 tarihinden sonra açılmış ise artık SGK'nın davaya dahil edilerek SGK aleyihine sağlık hizmeti giderleri yönünden hüküm kurmak mümkün değildir. Çünkü davanın açıldığı tarihte SGK'nın sorumluluğu bilinmektedir. Yasal hasımlığı kalmamıştır. Bundan dolayı ihtiyari dava arkadaşlığı nedeniyle davaya dahil edilemez. Edilmiş ise bu nedenle reddedilmelidir. Bu durumda yapılacak iş ayrı bir dava açılarak bu davanın mevcut dava ile birleştirilmesidir.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  •  “Bu durumda dava konusu tedavi giderlerinin 2918 sayılı yasanın 98 maddesi kapsamında bulunması nedeniyle, yargılama sırasında yasal hasım haline gelen Sosyal Güvenlik Kurumu'nun, davaya dahil edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken 2918 sayılı yasanın 98.maddesi hükümlerinin göz ardı edilmesi suretiyle davalı sigorta şirketinin sorumluluğuna hükmedilmesi doğru değildir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 23/03/2015 Tarih ESAS NO: 2013/18737 KARAR NO: 2015/4742)

2- İyileşme Harcamaları

Trafik kazası neticesi yaralanan ve geçici yada sürekli iş göremez hale gelen kişinin giderleri sadece bir sağlık kuruluşunda yapılan tedavi harcamalarından ibaret değildir. Bir sağlık kurumu tarafından karşılanmayan giderlerde bulunmaktadır. Bu giderlerden ZMSS poliçe limiti, zarar veren olarak kusurlu sürücü ve işleten zararın tamamından sorumludur. Bu harcamaların başlıcası şunlardır: 

a) Tedavi sırasında yapılan  harcamalar

Refakatçi, özel bakıcı ve özel beslenme giderleri; hastanın ve yakınlarının hastanelere, sağlık kurumlarına, doktor muayenehanelerine, fizik tedavi yerlerine gidip gelme yol giderleri; hastanın başka bir şehirde veya yurt dışında tedavisi gerekiyorsa, kendisinin ve yakınlarının otomobil, otobüs, tren uçak gibi taşıt ve her türlü yol giderleri; tedavi için gidilen yerde hastanın ve yakınlarının otel, lokanta, ulaşım gibi barınma ve beslenme giderleri; hekimlerce gerekli görülmesi durumunda kaplıca, ılıca, dağ veya deniz kıyısı gibi hava değişim yerlerine ödenen paralardır.

b) Tedavi sonrasında yapılan dolaylı harcamalar

Hastaneden taburcu olduktan sonra zarar gören bir süre evde bakılması gerekiyorsa buna ilişkin bakıcı veya yardımcı giderleri, bir süre özel beslenme gerekiyorsa buna ilişkin masraflar, tedavisi sonuçlanmasına karşın, bir süre toplu taşıma araçlarına binemeyecekse veya kendi otomobilini kullanamayacaksa, işe gidiş geliş ücretlerinden, toplu taşıma ücretlerinden oluşan harcamalardır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Davacı vekili, müvekkilinin kazadan sonra vücudundaki kırıklar nedeniyle 12 ay süresince bakıcı yardımı aldığını ileri sürerek buna ilişkin bakıcılarla yapılmış hizmet bakım sözleşmesini dosyaya sunmuş, bu sözleşmeye göre bakıcılara aylık 1.500,00 TL ödendiğini belirtmiştir. Davacı tarafça sunulan sözleşme her zaman düzenlenmesi mümkün adi yazılı belgedir. Bu nedenle, öncelikle, ortopedi uzmanı bilirkişiden rapor alınarak davacının ne kadar süre bakıcı yardımına ihtiyacı olduğunun belirlenmesi, daha sonra da aylık bakıcı ücretlerinin araştırılması, gerekirse bu hususta bilirkişi görüşü alınması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”  (Yargıtay 17.Hukuk Dairesi 23.3.2015 Tarih   ESAS NO: 2013/18710 KARAR NO: 2015/4741)
  • “BK'nun 50. maddesi yol gösterici nitelikte olup aynı zamanda zararın gerçek miktarını belirleyecek olan hakime de bir görev yüklemektedir. Bu durumda davacıya hastaneler dışında yapılan masraflarını (Ulaşım v.s. gibi) kanıtlama imkanı tanınmalı, davacının bu giderlerini kanıtlayamaması halinde belgelenemeyen ancak tedaviye bağlı olarak yapılması olanaklı bulunan ulaşım, refakatçi gideri gibi giderleri yönünden davacının tüm tedavi evraklarının getirtilerek yaralanma derecesi ve iyileşme sürecide gözetilerek uzman doktor bilirkişiden alınacak rapor sonucuna göre BK'nun 50. maddesi gereğince olayın özelliği değerlendirilmek suretiyle bu kalem istekler hakkında karar verilmesi gerekirken olumlu yada olumsuz hiç karar verilmemesi de doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi6.11.2014 Tarih ESAS NO: 2014/15291 KARAR NO       : 2014/15197)
  • “Hükme esas alınan aktüerya raporunda, davacının %100 oranında malul kalması nedeniyle bakıcı gideri hesabı yapılmış, Hakem Heyeti'nce, davacının maluliyet oranı dikkate alındığında yapılan bakıcı hizmetinin tedavi amaçlı olmadığı gerekçesiyle bakıcı giderinin “sakatlanma ve ölüm” teminatı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, buna göre davalı sigorta şirketinin anılan teminat limiti olan 200.000,00 TL'yi davacıya ödediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Oysa, bakıcı gideri, tedavi (sağlık) gideri kapsamında olup poliçede “sakatlanma ve ölüm” teminatı dışında “sağlık giderleri” teminatı da olduğundan bakıcı giderlerinin bu teminat kapsamı içerisinde kaldığının kabul edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken hatalı gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 13.10.2014 Tarih ESAS NO    :2014/16719 KARAR NO: 2014/13246)     

c) İlerde yapılacak tedavi masrafları

İlerde yapılması zorunlu tedaviler ve henüz yapılmayan ameliyat masrafları, yaşam boyu kullanılacak ilâçlar, protez ve benzeri aygıtlar için yapılacak masraflardır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • "Zarara uğrayan, yitirdiği sağlığını ve çalışma gücünü tekrar kazanmak için katlanmak zorunda kaldığı ya da kalacağı bütün giderleri isteyebilir. " (4.HD.21.02.1980, 1979/2840-1980/2233 (YKD.1981/4-430)
  • “Mağdurun iki ameliyatla iyileşmemiş olması, üçüncü ameliyata gerek duyulması, bu süre içerisinde yeni ve artan masrafların yapılmasının olağan olması karşısında, davanın ispat edilmediği görüşü ile reddedilmesi isabetsizdir. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.” (HGK. 26.04.1995 Tarih  E.1995/11-122, K.1995/430)
  • “Davacı tarafça, küçük mağdurun dişlerinde meydana gelen kırılma nedeniyle ileride yapılması zorunlu olan tedavi harcamaları da talep edilmiş olup bu hususta mahkemece bir inceleme ve araştırma yapılmamış, sadece dava tarihinden önce yapılan tedavi giderlerinin davalı tarafça karşılandığından bahisle tedavi giderine yönelik talep hususunda karar verilmesine yer olmadığına şeklinde karar verilmiştir. Bu durumda mahkemece, küçüğün dişlerinde meydana gelen kırılma nedeniyle ileride yapılması zorunlu tedavi giderleri olup olmadığı, olacak ise bedelinin hesaplanması konusunda doktor bilirkişiden rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 03/11/2014 Tarih ESAS NO:2013/11614 KARAR NO: 2014/14988)

d)Tedavi giderlerinin ispatı sorunu

TBK 50 maddesi gereği Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Sağlık  kuruluşlarında yapılan tedavi harcamaları rahatlıkla fatura ve benzeri  belgeler ile ispatlanabilir. Ancak bazı giderler var ki her zaman belge temin edilmesi mümkün değildir. İşte bu gibi durumlarda TBK 50/2 maddesi gereği  Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirleyecektir.  Bu nedenle  kişinin haksız eylemden zarar gördüğünün ve bedensel zarara uğradığının ispatlaması yeterli olup, ayrıca iyileşme harcamaları için fatura ve makbuz gibi belgeler bulup getirmesi şart değildir. Hiçbir belge sunulmasa bile, hakim, görevlendireceği uzman bilirkişilere tedavi ve tüm iyileşme giderlerini hesaplatmakla ve hüküm altına almakla yükümlüdür. (HGK.26.04.1995, E. 1995/11-122 K.1995/430)

B-Kazanç Kaybı

 1- Çalışanlar yönünden

Çalıştığı ve kazanç elde ettiği sırada, bir kaza veya hukuka aykırı bir eylem sonucu bedensel zarara uğrayan kişi tedavi gördüğü süre içinde ayrıca hayat  boyu sakat kalmış ise bu maluliyetinden dolayı bir kazanç kaybına uğrayacaktır. Bu kazanç kaybı belirlenirken, onun olay sırasında ve sonrasında elde ettiği ve ilerde elde etmesi muhtemel gelirler üzerinden değerlendirme yapılacaktır.  

Her ne kadar TBK 54. Maddesinde kazanç kaybı demiş ise de  bunu sadece elde edilen gelirden yoksunluk  olarak dar yorumlamamak gerekir.  Günümüzde bu dar yorumdan ayrılanarak,  beden gücü eksilen kişinin  gelirinde bir eksilme olmasa bile, aynı kazancı elde ederken yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara göre daha fazla "güç-efor" harcayacak olması nedeniyle "güç (efor) kaybı tazminatı"isteme hakkı bulunduğunu  kabul edilmektedir.  Yargıtay da gelir kaybı kriteri yanında efor kaybı kriterini de kazanç kaybında esas almaktadır.

2-  Bir  işi ve kazancı bulunmayanlar yönünden

Özellikle emekliler gibi kişiler çalışmıyor ve kazanç elde etmiyor olsalar bile, günlük yaşamlarını sürdürürlerken sakatlıkları oranında zorlanacaklarından, onların da tazminat isteme hakları bulunmaktadır. Sadece meslek sahipleri ve çalışıp kazanç elde etmekte olanlar değil, tedavi ve iyileşme süresince günlük işlerini yapamayanlar, örneğin kaza sonucu yaralanma nedeniyle kendi ev hizmetlerini bir süre yapamayan ev kadınları da “geçici iş göremezlik tazminatı” isteyebilirler. Hatta, trafik kazasında yaralanıp bir süre okuluna gidemeyen ve bu yüzden yıl kaybına uğrayan öğrenci de, çalışma yaşamına bir yıl geç atılacak olması nedeniyle gelecekteki kazanç kaybını tazminat olarak isteyebilecektir.  

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Mahkemece her ne kadar davacının emekli olduğu, başkaca işle uğraşmadığından gelir kaybı olmadığı  gerekçesiyle iş gücü kaybı tazminatı talebi konusundaki dava red edilmiş ise de, varılan sonuç doğru görülmemiştir. Dosya kapsamına göre, davacı sağ kolunda meydana gelen parçalı kırık nedeniyle iki kez ameliyat geçirmiştir. Antalya Eğitim ve araştırma hastanesinden verilen  06.06.2013 tarihli rapora göre, davacının yaralanmasında kaynama gecikmesi oluşmuş, 30 ayda iyileşmemiş, 12 ay çalışamamış  ve davacı %4 özürlü kalmıştır. Davacının  iş gücü kaybı tazminatına ilişkin talebi, efor kaybı ile ilgilidir. Davacının başkalarına göre daha fazla efor sarf ederek hayatını idame ettireceği ve bu nedenle zarar hesabı yapılacağı Yargıtay'ın yerleşik içtihatları ile kabulündedir. Bu durumda mahkemece, davacının daimi işgücü kaybı nedeniyle tazminat (efor kaybı)  talep edebileceği kabul edilerek,  sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 03.03.2015 Tarih ESAS NO: 2013/17213 KARAR NO: 2015/3818)

3- Kendi ev hizmetlerini yapan ev kadınları yönünden

Ev kadınlarını bir işi ve kazancı olmayan kişiler olarak görmemek gerekir. Ev kadınlığı da bir meslektir. Üstelik hayat boyu yapılır. Ev kadını haksız eylem ve kaza sonucu yaralanmışsa, kendi ev hizmetlerini yaparken beden gücündeki eksilme oranında zorlanacağından, bu güç kaybının tazminat olarak ödeneceği kabul edilmiştir. Kalıcı sakatlık söz konusu olmasa bile, yaralanma nedeniyle bir süre ev hizmetlerinin yerine getirilememesi de geçici iş göremezlik olarak değerlendirilecek ve bunun süresi kadar bir zarar hesabı yapılması gerekecektir. Ev hizmetleri yönünden tazminat hesabı yasal asgari ücretler üzerinden yapılacaktır. Çalışanlar için asgari geçim indirimi ev hanımları açısından pasif dönem yani emekli dönemi için indirim yapılmayacaktır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Pasif devre zararının hesaplanması sırasında esas alınan ücret, bir çalışmanın karşılığı değil, ekonomik bir değer taşıyan yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesinin karşılığıdır. Hal böyle olunca da ücretle fiilen çalışanlara uygulanmak için getirilen asgari geçim indirimin ücretli bir çalışmanın söz konusu olmadığı pasif dönem (devre) zararının hesaplanmasında dikkate alınamayacağı açıktır. Zira asgari geçim indirimi ücretin eki olmadığından, tazminat alacaklarının hesaplanmasına esas ücrete dahil edilemez. Somut olayda davacı ev hanımı olup aktif dönem geliri asgari ücret üzerinden hesaplanmıştır. Pasif dönem zararının, asgari geçim indirimi olmaksızın asgari ücret üzerinden hesaplanması gerektiğinden ve bu husus hükme esas alınan bilirkişi raporunda açık olmadığından, mahkemece önceki aktüerya uzmanı bilirkişiden bu yönde ek rapor alındıktan sonra varılacak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir.(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 6.11.2014 Tarih ESAS NO:2014/15291 KARAR NO: 2014/15197)

4-  Küçük  yaşta sakat bırakılan çocuklar yönünden

Trafik kazası sonucu beden gücü eksilen çocuk günlük yaşamını sürdürürken, okula giderken, geleceğini hazırlarken "yaşıtlarına oranla" sakatlığı nedeniyle daha fazla güç (efor) harcayacaktır. Hele sakatlık oranı fazla ise, bu durum, ailesine parasal bir yük de getirebilecek, sakat çocuğa bakıp gözetmekle yükümlü olan kişiler daha fazla zaman ve emek harcamak durumunda kalacaklardır. Bütün bunlar, 18 yaşından önce sakat kalan çocuklar için (18 yaş değil, olay tarihi başlangıç alınarak) güç kaybı tazminatı hesaplanması ve ödenmesi için yeterli nedenler ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim Yargıtay 17. Hukuk Dairesi de 09,12,2015 tarih 2014/1724 esas, 2015/13653 karar sayılı ilamında 6 yaşında sakat kalan çocuğun net asgari ücretten hesaplanacak efor kaybının olduğuna karar vermiştir. 

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Somut olayda, üniversite öğrencisi olan davacı kazanın meydana geldiği tarihte 17 yaşında olup kaza nedeniyle hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporuna göre % 28,2 oranında sürekli iş gücü kaybına uğramıştır. Yine aynı raporda iyileşme süresinin 4,5 aya kadar uzayacağı ve bu süre zarfında % 100 malul sayılması gerektiği belirtilmiştir. Davacı, meydana gelen iş gücü kaybı nedeniyle normal insanlara göre daha fazla efor sarf etmek zorunda olup günlük aktiviteleri için daha fazla çaba göstermek zorunda kalacaktır. Bu nedenle mahkemece, kaza tarihinden, davacının mezun olup çalışmaya başlayacağı tarihe kadarki geçen süre için asgari ücret üzerinden tazminat hesaplanması hususunda bilirkişiden ek rapor alınıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 26.3.2015 Tarih 2013/13386 Esas 2015/4873 Karar)

5- Estetik zararlar yönünden

Kaza sonucu estetik zarara uğrayan, yüz ve bedeninde kalıcı izler olan kişinin mevcut işini yapabilseler dahi aynı işi yapan diğer kişilere göre mesleğini yaparken, mesleğinde ilerlemekte zorluklar yaşayabilecektir. Hatta bazı meslek gruplarından tam bir maluliyeti dahi düşünülebilecektir. Örneğin kazancını mankenlik yaparak kazanan, TV spikeri olarak kazanan kişinin yüzünde elinde oluşacak kalıcı iz mesleğini kaybetmesine sürekli iş göremez hale getirecektir. İşte tüm bu durumlar dikkate alınarak hakim tarafından konusunda uzman bilirkişilere bu zararlar hesaplatılacaktır.

C-Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar

Beden bütünlüğü ihlâl edilen kişi bu ihlâl nedeniyle tamamen veya kısmen çalışamaz duruma gelmişse, bundan doğan zararının tazminini de talep edebilir. Çalışma gücü, kişinin beden ve fikir gücünün gelir getirici şekilde kullanılmasıdır. Uygulamada çalışma gücünün azalması geçici iş göremezlik, çalışma gücünün kaybı ise sürekli iş görmezlik kavramları kullanılmaktadır.  

1- Çalışma Gücünün Azalması (Geçici işgöremezlik durumu)

Kaza geçiren kişinin, kalıcı sakatlık durumu olmadan bir süre tedavi görmesi, iyileşinceye kadar çalışamaması ve bu yüzden iş ve kazanç kaybına uğramış bulunması geçici iş göremezliktir.  

Geçici iş göremezlik süresi, yalnızca tıbbi tedavi süresi ile sınırlı değildir. Ayrıca iyileşme süresi içinde de söz konusudur ve bu süre tedavi süresinden daha uzun olabilir. Örneğin, hastaneden taburcu olduktan sonra, bir süre evde dinlenme gerekli görülebilir. İyileşme süresi, yapılan işe, mesleğe ve bedensel zararın türüne göre farklı olabilir. Bacağı kırılan bir kimse masa başı işler yapıyorsa onun iyileşme süresi kısa olacaktır. Ancak bedenini kullanarak çalışma durumunda olan kişinin iyileşme süresi uzayacaktır. Hele ağır işlerde çalışma durumu varsa iyileşme süresi daha da uzun olacaktır.

İşte bu sürenin farklı bir yöntemle belirlenmesi, yaralanan kişinin mesleği, yaptığı işin özellikleri, bu işi yaparken daha çok hangi organını kullandığı, işyeri ile evi arasındaki uzaklık ve buna göre gidip gelme zorlukları gibi durumlar yöntemince araştırıldıktan, gerekiyorsa tanık da dinlendikten sonra, uzman bilirkişilerden rapor alınmalıdır. Geçici işgörmezlik tazminatı belirlenirken geçici işgörmezlik süresi içinde kişinin yoksun kaldığı gelirleri esas alınır. Örneğin trafik kazasında yaralanan bir öğretmen geçici işgörmezlik süresi içinde maaşını alacağı için sadece geçici işgöremediği süre içinde yoksun kaldığı fazla ders ücreti vs gibi gelirleri nedeniyle hesaplanacak geçici işgörmezlik tazminatı alabilir. Örneğin bir işçi geçici işgöremediği süre içinde çalışırken aldığı tüm gelirlerini almış ise geçici işgöremezlik tazminatı alamayacaktır.

Geçici işgöremezlik tazminatını belirlerken kişinin gelir elde eder yada edebilecek olması gerekir. Yani fiilen çalışan, yada çalışarak gelir elde edebilecek olması gerekir. Örneğin bir işte , yada ev hanımı olarak evde çalışan yada bir işi olmasa dahi çalışarak en azından asgari ücret düzeyinde gelir elde edebilecek olması gerekir. Bu kapsamda yerleşik Yargıtay kararlarında da vurgulandığı  üzere kişiler 18 yaşını doldurması, yani reşit olması ile gelir elde edebileceği kabul edilmiştir. 18 yaşından küçükler için bir gelir elde etmediği için geçici işgörmezlik tazminatı alamazlar. Ancak 16 yaş ve sonrası için fiilen herhangi bir yerde çırak olarak çalıştığı ispatlanması durumunda geçici işgöremediği süre içinde çıraklık ücretinden yoksun kalmış ise geçici işgöremezlik tazminatı alabilecektir.

2- Çalışma Gücünün Yitirilmesi (Sürekli iş göremezlik -Maluliyet)

Sürekli işgöremezlik zararları, beden gücü kayıp oranlarına göre ikiye ayrılmakta fayda var. Sürekli kısmi işgöremezlik ve sürekli tam işgöremezlik. Bunu kısmi maluliyet ve tam maluliyet olarak da adlandırabiliriz. 

a-Kısmi Sürekli Maluliyet

Organ eksilmesi veya organ zayıflaması sonucu beden gücünün belli bir oranda azalması durumudur. Bu durumdaki kişi çalışmasını sürdürebilir ise de, yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara göre (sakatlığı oranında) daha fazla güç ve çaba harcayacağından, kazançlarında bir azalma olmasa bile (sakatlığı oranında) tazminat isteme hakkı vardır. Yargıtay kararlarında bu  “güç kaybı-efor kaybı” olarak adlandırılmaktadır..

b-Tam Sürekli Maluliyet

Beden gücünün bütünüyle yitirilmesi durumudur. Bu durumdaki kişi artık çalışamayacak ve kazanç elde edemeyecektir. Bu nedenle tazminatı yüzde yüz oranı üzerinden hesaplanacak, giderek başkasının yardımıyla hayatını sürdürmesi zorunluluğu varsa, ayrıca tazminat tutarına bakıcı giderleri de eklenecektir.

Sürekli maluliyetten doğan zararların belirlenmesinde  temel unsurlar:

Sürekli işgöremezlik zararlarının hesaplanması için bazı unsurların belirlenmesi gerekmektedir. Bunlar:

1-   Sürekli işgöremezlik (maluliyet) oranı,

2-   Zarar görenin gelir durumu,

3-   Çalışmaya başlama süresi ve muhtemel hayat Süresi

4-   Ameliyat veya devamlı tedavi gerekip gerekmediği hususu

1-   Sürekli İşgöremezlik (Maluliyet) oranı

Sürekli işgöremezlikten doğan zararı belirlemede zarar görenin çalışma gücünü ne oranda kaybettiği göz önünde bulundurulması gereken önemli unsurlardandır. Çalışma gücünde meydana gelen eksilmeler hesaplanırken zarar gören organ veya beden kısmının türü göz önünde bulundurularak belirli tıbbi kurallar çerçevesinde değerlendirme yapılmalıdır. Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ortaya çıkan zarar tespit edilirken bütün somut durumlar yanında; zarar görenin mesleki durumu da göz önünde bulundurulmalıdır. 

Trafik kazası sonucu çalışma gücü kaybının olduğu iddiası ve buna yönelik bir talebinin bulunması halinde, zararın kapsamının belirlenmesi açısından maluliyetin varlığı ve oranının belirlenmesi gerekmektedir. Söz konusu maluliyet raporunun Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi veya Üniversite Hastanelerinin Adli Tıp Anabilim Dalı bölümleri gibi kuruluşların kişinin şikayetleri dikkate alınarak adli tıp uzmanı yada uzmanları  tarafından trafik kazasının gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan Maluliyet Tespiti İşlemleri Yönetmeliği, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü veya Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerinden biri dikkate alınarak hazırlanması gerekmektedir. Bilindiği gibi Maluliyet Tespiti İşlemleri Yönetmeliği 1/9/2013 tarihinde, Çalışma Gücü Ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği 11.10.2008 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  Bu tarihten önce Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü geçerlidir. Raporun mutlaka Adli Tıp Kurumu üçüncü ihtisas Kurlunca verilmesi şartı aranmamaktadır. Önemli olan adli tıp uzmanı tarafından tüzük yada yönetmeliğe uygun rapor hazırlamasıdır. Ancak ayınan rapora somut itirazlar varsa alınan ikinci rapor ile ilk rapor arasında büyük bir fark varsa Üniversitelerin adli tıp bölümü öğretim üyelerinden oluşacak üçlü heyet yada Adli Tıp Kurumu Üçüncü İhtisas Kurulunca çelişkiyi giderecek rapor alınması uygun olacaktır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Haksız fiil sonucu çalışma gücü kaybının olduğu iddiası ve buna yönelik bir talebinin bulunması halinde, zararın kapsamının belirlenmesi açısından maluliyetin  varlığı ve oranının belirlenmesi gerekmektedir. Söz konusu belirlemenin ise Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi veya Üniversite Hastanelerinin Adli Tıp Anabilim Dalı bölümleri gibi kuruluşların çalışma gücü kaybı olduğu iddia edilen kişide bulunan şikayetler dikkate alınarak oluşturulacak uzman doktor heyetinden, haksız fiilin gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü veya Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümleri dikkate alınarak yapılması gerekmektedir.  Mahkemece yukarıdaki yönteme göre, kazada yaralanan, tazminata  konu  kişinin tüm tıbbı evrak ve belgeleri temin edilerek yukarıdaki yönteme göre maluliyet oranının belirlenmesi..” (YARGITAY       17. Hukuk Dairesi 26/03/2015 Tarih ESAS NO: 2013/18924 KARAR NO: 2015/4895)

Sağlık Kurulu Raporu maluliyet belirlenmesinde geçerlimidir?

Trafik kazası sonucu yaralanan kişinin tedavi gördüğü sağlık kuruluşu tarafından taburcu olduğu sırada tedavi gördüğü süre, iyileşme süresi ve varsa sürekli iş görmezlik oranı konusunda bir sağlık kurulu raporu hazırlanmaktadır. Ancak bu raporun tazminat hesaplamada esas alınması Yargıtay 17. Hukuk Dairesi tarafından kabul görmemektedir. Gerekçesi ise raporun adli tıp uzmanı tarafından hazırlanmaması ve en önemlisi raporun hazırlandığı sırada yürürlükte olan  Maluliyet Tespiti İşlemleri Yönetmeliği, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü yada  Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği ve ekleri esas alınarak hazırlanmamış olmasıdır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Davacının maluliyet oranı yönünden, davacı vekilince dosyaya sunulan İskenderun Devlet Hastanesi Özürlü Sağlık Kurulu Raporu hükme esas alınarak karar verilmiştir. Bu durumda mahkemece, en yakın üniversiteye bağlı Adli Tıp Ana Bilim Dalında görevli uzmanlardan oluşturulacak heyetten veya Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi'nden, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği esas alınarak tanzim edilmiş rapor alınarak davacının maluliyet oranının belirlenmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetli olmamıştır.”(YARGITAY 17.Hukuk Dairesi 16/03/2015 Tarih ESAS NO:2013/18588KARAR NO:2015/4265)  

Yeri gelmişken bir hususu daha belirtmekte fayda bulunmaktadır. Normal şartlar altında mahkemece adli tıp uzmanından tüzük yada yönetmeliğe uygun bir rapor aldırılmış ise sağlık kurumlarınca verilen raporlar yönetmeliğe uygun olmadığından dikkate alınmamakta adli tıp uzmanının tüzük veya yönetmeliğe uygun raporu hesaplamaya esas alınmaktadır.  Ancak bu iki rapor arasında maluliyet oranları yönünden aşırı bir oransızlık varsa bu çelişkinin mutlaka adli tıp uzmanlarından oluşacak üçlü heyetce yada Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulundan hazırlanacak tüzük yada yönetmeliğe uygun uzlaştırıcı bir rapor ile  giderilmelidir.  

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Hemen belirtilmelidir ki, Osmaniye Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 29.01.2009 tarihli sağlık kurulu raporunda, davacının %10 oranında tüm vücut fonksiyon kaybının olduğu belirtilmiş; daha sonra yargılama aşamasında alınan Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğü'nün 27.01.2011 tarihli raporunda ise, davacının aynı yaralanmaya bağlı olarak %20 oranında tüm vücut fonksiyon kaybı olduğu bildirilmiştir.Daimi iş göremezliğe ilişkin alınacak raporun, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü'ne uygun olarak düzenlenmesi gerekir. Her ne kadar Adana Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 27.01.2011 tarihli raporunda ise, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü hükümlerinin esas alındığı belirtilen ve tek hekim tarafından hazırlanan bu raporla Osmaniye Devlet Hastanesi raporu arasında açıkça çelişki bulunmaktadır.Yerel mahkemenin bu çelişki giderilmeksizin yazılı şekilde karar vermesi doğru değildir.O halde, mahkemece yapılacak iş; Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulundan, davacının daimi işgöremezlik durumuna ilişkin tüzüğe uygun yeni bir rapor alınarak, çelişki giderildikten sonra sonucuna göre karar verilmesi olmalıdır.” (YARGITAY  Hukuk Genel Kurulu 17.06.2015 Tarih ESAS NO: 2013/17-2423 KARAR NO: 2015/1661)

2-   Gelir Durumu

Trafik kazası sonucu sürekli işgöremezlik nedeniyle ortaya çıkan zararın tayininde zarar görenin elde ettiği gelir önem arz eden hususlardandır. Zarar miktarı tespit edilirken göz önünde bulundurulacak olan gelir, zarar verici olayın meydana geldiği andaki gelir olmakla birlikte bu gelire zarar görenin ileriki yıllarda elde edeceği terfileri, ücret ve maaş yükselmeleri gibi gelir artışlarının da eklenmesi gerekmektedir.  

Kişinin herhangi bir işi yoksa, zarar gören kişinin geliri asgari ücret kabul edilerek bu miktar üzerinden hesaplanacaktır. Hesaplama raporun hazırlandığı tarihteki net asgari ücret üzerinden yapılacaktır.

Zarar gören kişi gelirinin asgari ücret üzerinde olduğunu, bir başka anlatımla herhangi bir işyerinde çalıştığı yada bir meslek icra ettiği ve asgari ücret üzerinde bir gelir elde ettiğini iddia ediyorsa bunu ispat etmesi gerekir. Ancak mahkeme bedensel zararların tazmini davalarında zarar görenin zararını resen belirlemek durumundadır. Bu nedenle zarar gören davacı asgari ücret üzerinde bir gelir elde ettiğini iddia etmiş ise çalıştığı iş yerinden trafik kazasının olduğu tarihteki ücret ve tüm gelirlerini gösterir maaş bordrolarını getirtmelidir. Kişi belirli bir iş yerine bağlı olmaksızın, örneğin duvar ustası, sıvacı gibi belirli bir meslek icra eden kişilerden ise ekonomik ve sosyal durumu ile ilgili zabıta araştırması yanında o meslek odasından o mesleği icra edenlerin kaza tarihi itibarı ile ortalama ücretleri sorulmalıdır. Bunun yanın da zarar görenin kaza tarihi itibarı ile yaptığı işi bilen, bildirdiği tanıklar dinlenerek tanıklara davacının o işi yapıp yapmadığı ve ortalama geliri sorulmalıdır.

Uygulamada gelir belirlenirken zarar görenin o yıl içinde herhangi bir zamanda çalıştığı iş yerinde ki aldığı ücretin esas alındığı görülmektedir. Bu gelir belirleme usulü son derece yanlıştır. Olması gereken zarar görenin kaza tarihinde çalıştığı iş yerinde aldığı ücretler gelir olarak kabul edilebilir. Bu iş yerinden kaza tarihinden önce ayrılmış ise artık buradan aldığı ücret gelir olarak kabul edilmez. Bu durumda asgari ücret gelir olarak kabul edilmelidir.

Ancak Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları değişmiş ve 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir Tazminat Hesaplama Esasları yeniden belirlenmiştir. 01.06.2015 tarihinden sonra ki trafik kazalarında uygulama imkanı olacaktır. Bu genel şartlara göre kişinin gelirinin belirlenmesinde ispatlanmak şartı ile vergilendirilmiş geliri esas alınacağı düzenlenmiştir. Zarar gören beyan ettiği gelirinin vergilendirildiğini belgesi ile ispat edemiyorsa tazminat hesabın yapıldığı tarihte geçerli asgari ücret üzerinden hesaplama yapılacaktır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Hükme esas alınan aktüerya bilirkişi raporunda, davacının kaza tarihinde B.. isimli şirket bünyesinde çalıştığı, işten ayrıldığı 04/03/2008 tarihinde aylık ücretinin 884,00 TL (asgari ücretin 1.7 katı) olduğu, kaza tarihindeki ücretinin bilinmediği, bu nedenle hesaplamanın en son aldığı ücretine göre yapıldığı belirtilmiştir. Oysa, mahkemece yapılması gereken iş, davacının anılan şirkette 04/04/2003 tarihinde işe başladığı, kaza tarihinin ise 11/12/2004 olduğu gözetilerek davacının kaza tarihinden işten ayrıldığı tarihe kadar aldığı aylık ücretlerin sorulması ve bilinen dönem hesabında bu ücretler, işten ayrıldığı tarihten itibaren asgari ücret üzerinden hesaplama yapılması, gerekirken davacının son ücreti esas alınarak hesaplama yapılması doğru görülmemiştir.”(Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 27/04/2015 Tarih Esas No:2013/18452 Karar NO:2015/6099)
  • “Sürekli ve geçici işgöremezlik zararının hesabında davacının gelirinin belirlenmesi tazminatın doğru tespitinde önemli bir yer tutmaktadır. Somut olayda, davacının gelirinin belirlenmesi yönünde yapılan zabıta araştırması tutanağında, davacının ne iş yaptığı belirtilmemiş, aylık gelirinin 5.000,00 TL, giderinin 2.000,00 TL olduğu, evli ve ilkokul mezunu olduğu belirtilmiştir. Davacıya ait vergi beyannamelerinin incelenmesinde (oto komisyonculuğu işi nedeniyle) davacının bu işten aylık asgari ücretin altında gelir elde ettiği anlaşılmıştır. Mahkemece hükme esas alınan aktüerya raporunda, davacının çiftçilik ve oto komisyonculuğu yaptığı belirtilerek takdiren aylık asgari ücretin beş katı tutarında gelir elde ettiği kabul edilerek tazminat hesabı yapılmıştır. Bu durumda mahkemece, davacının çiftçilik yaptığı iddia edildiğine göre, davacı adına kayıtlı taşınmazların tapu kayıtlarının getirtilmesi, arazilerde yapılan tarımın niteliğine, yapılan işin özelliğine göre davacının yerine ikame edilecek kişiye ödenmesi gereken bedelin gerektiğinde bilirkişi marifetiyle belirlenmesi, yine oto komisyonculuğu işinden elde ettiği gelire ilişkin delillerinin istenilmesi ve sonucuna göre davacının aylık gelirinin belirlenmesi, aylık gelirin net asgari ücretten fazla olduğunun ispat edilememesi halinde net asgari ücretin esas alınması ve gerektiğinden aktüer bilirkişiden ek rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 13/04/2015  Tarih  ESAS NO:2015/12 KARAR NO: 2015/5829)
  • “Buna göre davacının iddia edilen işletmesine ilişkin bilgileri, işletme defteri ve vergi kayıtları toplanarak yapılan işten sağlanan bir gelirin bulunması halinde bu gelirin elde edilmesinde davacının bedensel ve yönetsel katkısı belirlenip kişinin yerine başkasının çalıştırılması olanağı gözönüne alınarak ona yapılacak ya da yapılması gereken ücret temel esas alınarak bu miktar üzerinden gerçek zararının hesaplanması gereklidir. Bu bakımdan böyle bir davada gerçek zararın belirlenmesi için, davacının gelirinin daha net kriterle ortaya konulması gerekmekte olup açıklanan hususlar gözönüne alınarak davacının iş hacmi, onun yerine geçecek ve onun gibi efor sarfedecek kişiye ödenecek ücretin belirlenmesi ile uzman aktüer bilirkişiden yeniden bilirkişi raporu alınması gerekirken” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi Tarih 09/04/2015 ESAS NO:2013/17865 KARAR NO: 2015/5696)
  • “Sorumluluk hukukunun temel amacı, bir kimsenin malvarlığında iradesi dışında meydana gelen eksilmeleri aynen veya nakden gidererek zarar görenin zarar verici olay sonucunda malvarlığında eksilen değer yerine nitelik veya nicelik yönünden eş bir değer koymaktır. Bu anlamda gerçek zararın belirlenmesi ve giderilmesi önem arzetmektedir. Cismani Zarar Halinde Lazımgelen Zarar ve Ziyan başlıklı 818 sayılı BK 46. maddesinin 2. fıkrası (6098 sayılı TBK m. 75) gereğince gerçek zararın belirlenmesi bakımından karar tarihine en yakın tarihlerdeki ölçütlerin kullanılması gerekmektedir. Buna göre mahkemece hüküm tarihine en yakın tarihte davacının bilinen kazancını ve yine bilinen asgari ücret tutarını belirleyerek bu verilere göre bilirkişiden ek rapor alınması gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 17/03/2015 Tarih  ESAS NO: 2013/13939 KARAR NO: 2015/4396)

3- Çalışmaya başlama süresi ve muhtemel hayat Süresi

Bedensel zararın hesaplanmasında önem arz eden hususlardan biri de zarar görenin çalışma ve muhtemel yaşam süresidir. Beden bütünlüğü ihlâl edilen kişinin kısmen veya tamamen çalışamaması nedeniyle uğradığı zararların tazmin edilmesi gerektiğinden, zarar gören çalışmaya başlamamışsa çalışmaya başlayacağı sürenin, çalışıyorsa çalışmasının devam edeceği sürenin hesaplanması gerekmektedir.

Zarar görenin ne kadar süre çalışacağı maddî zararın hesaplanması bakımından önem arz etmektedir. Çalışma  süresi hesaplanırken zarar görenin mesleği, sağlık durumu ve yaşı gibi somut verilerin dikkate alınması gerekmektedir. 

Uygulamada çalışmaya başlama süresi 18 olarak alınmaktadır.  Ancak hiçbir işi olmayanlar ve yaşlı kişiler günlük yaşamlarını sürdürürlerken sakatlıkları oranında zorlanıyorlarsa, daha fazla güç (efor) harcıyorlarsa, küçük çocukların da günlük yaşamlarını sürdürürlerken, özellikle okullarına gidip gelirlerken, sakatlıkları oranında zorlanacak olmaları, diğer kişilere göre daha fazla güç (efor) harcamaları nedeniyle, onların tazminatı da, 18 yaşından değil,  kaza geçirdikleri  tarihteki yaşlarından başlayarak, yaşam sürelerinin sonuna kadar hesaplanması yerinde olur kanaatindeyim.

Ülkemizde, yargıda ve sosyal güvenlik kurumlarının gelir bağlama işlemlerinde uzun yıllardan beri PMF-1931 Fransız yaşam (mortalite) tablosu kullanılmakta, yaşam süreleri bu tabloya göre belirlenmektedir.

  Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Mahkemece hükme esas alınan raporda bilirkişi tarafından CSO 1980 yaşam tablosu dikkate alınarak davacıların ve desteğin kaza tarihinden sonraki muhtemel yaşam süresi belirlenmiş ve %10 artış ve %10 iskonto yapılarak hesaplama yapılmıştır. Ancak karara esas alınan hesaplama, Hukuk Genel Kurulu'nun 1989/4-586 esas,1990/199 sayılı kararı ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına uygun değildir. Bu itibarla, Yargıtay kriterlerine uygun olarak Population Masculine Et – Feminine (PMF 1931) Tablosu esas alınarak davacı Murat'ın muhtemel yaşam süresinin belirlenmesi ile sürekli işgücü kaybı  zararının hesaplanması gerekirken tazminat esaslarına uygun olmayan yaşam süresine göre hesaplama yapılan bilirkişi raporunun hükme esas alınarak yazılı olduğu biçimde karar verilmiş olması doğru görülmemiştir. Aktüer raporunda aktif devre 65 yaşına kadar kabul edilerek asgari ücret üzerinden sürekli işgöremezlik zararı belirlendiği anlaşılmaktadır.Yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre 60 yaşına kadar aktif devre kabul edilmekte olup, 60 yaşını tamamladıktan sonra pasif devre zararı hesaplanması gerekirken bu husus göz ardı edilerek düzenlenen rapora göre karar verilmesi de  isabetli olmamıştır.” (Yargıtay 17. Hukuk dairesi 28.04.2015 Esas No:2015/1420 Karar No: 2015/6155)

Yeni Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları 01.06.2015 tarihinde değişmiş ve Tazminat Hesaplama Esasları yeniden belirlenmiştir.  Genel şartların yürürlük zamanı ise 1 madde ikinci fıkrasında “Bütün Genel Şartlar ekleriyle bir bütündür. Bu Genel Şartlar ve sigorta teminat limitleri kaza tarihi itibariyle uygulamaya esas alınır.” Şeklinde 01.06.2015 tarihinden sonraki trafik kazalarında geçerli olduğu belirtilmiştir.  Tazminat Hesaplamalarında Uyulacak Esaslar yönünden cismani tazminat hesaplarında TRH 2010 yaşam tablosu esas alınması kabul edilmiştir.

         4- Ameliyat veya devamlı tedavi gerekip gerekmediği hususu

Trafik kazası neticesi yaralanan kişi sağlık kuruluşunda tedavi görse dahi bu tedavi taburcu olduktan sonra da devam etmesi gerekebilir.  Zarar gören kişinin belirli süre ilaç kullanması, bazı ameliyatları olması gerekebilir. İşte kişi süregelen tedaviden ve olması gereken ameliyatlardan kaçınmaması gerekir. Çalışma gücünde eksikliğe sebep olan bedensel zararlarda zarar görenin iyileşmesi için gerekli olan ameliyat veya tedaviden haklı bir sebep olmaksızın kaçınması, zararı azaltma veya artmasına engel olma yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu için zarar görene kusur olarak yüklenebilmektedir.

Nitekim zarar gören ameliyat veya tedavi olarak çalışma gücünü artırabileceği halde çalışma gücünden tamamen yoksun kalması nedeniyle tazminat almak kendisine daha kolay geldiği için ameliyat olmaktan kaçınırsa, TBK 52. Maddesi gereği zararı azaltma veya zararın artmasına engel olma yükümlülüğünü ihlâl ettiği için hükmedilecek tazminatta zarara sebep olma oranında indirim yapılması gerekecektir.

D- Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar

Trafik kazası neticesi beden bütünlüğü ihlâl edilen kişi çalışma gücünde bir azalma meydana gelmese dahi iş piyasasında yeni bir iş bulmakta veya eski işini korumakta güçlük çekmekte veya aynı işte çalışsa dahi ihlâlden öncesine nazaran daha çok emek sarf etmek zorunda kalmaktadır. Hatta bu kişiler ihlâl fiili neticesinde işlerinden tamamen de çıkarılabilirler. Örneğin, zarar görenin genç bir kız olması halinde bu kişinin evlenme şansını kaybetmesi veya beden şeklinin önemli derece değişmesi, sakat kalması, sinir, akıl veya hafıza zayıflığına uğraması gibi hallerde de zarar görenin ekonomik geleceğinin sarsıldığından bahsedilir.

Beden bütünlüğünün ihlâli nedeniyle ortaya çıkan zararların çalışma gücünü mü azalttığı yoksa ekonomik geleceğin sarsılmasına mı neden olduğu hususunda kimi zaman tereddüt edilse de her iki zarar bakımından sonuç farkı bulunmamaktadır. Bu iki zarardan hangisi meydana gelirse gelsin tazmini gereken bir zararın varlığından bahsedilir. Nitekim iş gücünü azaltan birçok sakatlık veya hastalık hallerinde zarar görenin ekonomik geleceğinin de sarsılacağı şüphesizdir. Örneğin, sağ elini kullanan bir öğretmenin beden bütünlüğünün ihlâli sonucunda sol elini kaybetmesi mesleği gereği onun çalışma gücünde doğrudan bir eksiklik meydana getirmemesine rağmen, bu kişinin ekonomik geleceğinin sarsıldığından bahsetmek mümkündür. Bu öğretmen  bir elini kaybettiği için mesleğinde ilerleme konusunda birtakım sıkıntılar yaşayacak, bunun dışında hayatını idame ettirebilmesi için yardıma ihtiyaç duyacaktır. Tüm bu nedenlerle beden bütünlüğünün ihlâlinin ekonomik geleceğe ilişkin yaptığı bu tür olumsuz etkiler nedeniyle ortaya çıkacak zararların da tazmin edilmesi gerekmektedir. 

Beden bütünlüğünün ihlâli nedeniyle ekonomik geleceğin sarsılması özellikle mesleği nedeniyle toplumla sürekli iç içe olan kişiler bakımından ayrıca önem arz etmektedir.

Örneğin, beden bütünlüğü ihlâl edilen bir  sinema sanatçısının yüzünde sabit bir iz kalması  bu kişilerin çalışma güçlerinde fiilen bir eksiklik meydana getirmemekle birlikte iş bulmalarını zorlaştırabileceği gibi imkânsızlaştırabilir. Bu gibi durumlarda zarar gören ekonomik geleceği sarsılarak zarara uğratılmış olur.

Ekonomik geleceğin sarsılması nedeniyle ortaya çıkan zarar hesaplanırken zarar görenin ekonomik geleceği sarsılmasaydı elde edeceği kazanç ile ihlâl fiili sonucunda gelecekte elde edeceği muhtemel kazanç karşılaştırılmalıdır.  

MANEVÎ ZARAR

Manevî zarar, bir kimsenin kişilik değerlerinde iradesi dışında meydana gelen eksiklikleri ifade etmektedir. Manevî tazminat ise zarar görenin kişilik değerlerinde iradesi dışında meydana gelen eksikliklerin giderilmesi amacına hizmet eder. 

Manevi zarar TBK 56. Maddesinde “Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir. Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.”Şeklinde düzenlenmiştir.

Duyulan  üzüntünün parasal bir değer ile ifade edilmesi mümkün olmadığı için manevî zararın bir miktar para ile giderilebileceğini söylemek de mümkün değildir. Ancak haksız fiilden doğan bedeni ve ruhi ızdıraplar için bir miktar tazminata hükmedilmesi en azından bu ızdırapların hafifletmesine yardım edebilir.

Hakimin özel halleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Manevi tazminat, zarara uğrayanda, manevi huzuru gerçekleştirecek ve tazminata benzer bir fonksiyonu da olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. Zarar görenin zenginleşmemesi, zarar sorumlusunun da fakirleşmemesi gerekmektedir. Takdir edilecek miktarın, mevcut halde elde edilmek istenen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 

Manevi tazminat taktir edilirken;

a)    Tarafların sosyal ve ekonomik durumları,

b)   Davacının daimi işgöremezlik oranı ve maluliyet durumu,

c)    Kusur  oranları ,

d)   Olay tarihindeki paranın alım gücü,

Dikkate alınarak zarar gören için hak ve nesafet kuralları, duyulan acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesini sağlayıcı nitelikte manevi tazminat belirlenmelidir.

Uygulamada özellikle ceza dosyalarının bekletici sorun yapıldığı durumlarda olayın oluş tarihi ile karar tarihi arasında uzun yıllar geçmiş olması durumunda mahkemelerin karar tarihindeki paranın alım gücü dikkate alınarak manevi zarar belirlemesi yanılgısına düştükleri görülmektedir. Oysa olay tarihindeki paranın alım gücü, tarafların kaza tarihinde ki ekonomik ve sosyal durumları, tedavi süresi, maluliyet oranı ve maluliyetin yeri gibi durumlar dikkate alınarak manevi tazminat belirlenmelidir. 

Sadece manevi zarar bedensel bütünlüğü zedelenen kişide mi oluşur. Bedensel zarar kavramına, "ruhi bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı", "ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü" gibi hallerin de girdiği kabul edildiğine göre; eğer bir kimsenin cismani zarara maruz kalması sonucunda, onun ana, baba, eşi, çocukları gibi çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle hukuken korunan ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü ağır bir şekilde haleldar olmuşsa onlar da manevi tazminat talep edebilirler. Çünkü bu durumda olanların zararları ile haksız eylem arasında uygun illiyet bağı vardır ve zararlarının niteliği itibariyle onların da ihlal edilen normun (TBK 56) koruma amacı içinde bulunduklarının ve hukuka aykırılık bağının gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Başka bir anlatımla, böyle hallerde, yansıma yoluyla değil, doğrudan doğruya zarara maruz kalma söz konusudur. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi (BGE 112 II 222 vd; Jdt 1986 I 456) failin yol açtığı kaza sonucu karısının sakatlanmasında aile hayatı bozulan kocanın, bu durum sebebiyle manevi tazminat talebini haklı görmüştür (Prof. Dr. M. Kemal Oğuzman- Doç. Dr. M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1995, Sh: 645, Dipnot 26).Nitekim aynı husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.03.2014 gün ve 2013/21-2219 Esas 2014/411 Karar sayılı kararında da açıkça ifade edilmiştir.(Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 05.06.2015 ESAS NO: 2013/21-2215 KARAR NO:2015/1487)

Konuyla İlgili Yargıtay kararları

  • “Borçlar Kanunu'nun 47. maddesinde düzenlenen “Hakim, hususi halleri nazara alarak cismani zarara düçar olan kimseye yahut adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namiyle adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebilir” hükmünden de anlaşılacağı üzere cismani zarara uğrayan kimseye manevi tazminat verilebilecektir. BK'nın 47. maddesinin anlatım ve amacı itibariyle zarar görenin ancak ölümü halinde yakınlarına manevi tazminat ödenmesi öngörülmektedir.Bununla birlikte genel bir nitelik taşıyan BK'nın 49. maddesi kişilik haklarına saldırı halinde manevi tazminat hükmedilmesini hüküm altına almıştır. BK 49. maddesinde “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir”. Maddede belirtilen kişilik haklarına, kişinin yaşamı, sağlığı, beden ve ruhsal bütünlüğü gibi varlıkların tümü girmektedir. Kişilik hakları, kişinin yaşamı, sağlığı, vücut ve ruh bütünlüğü ile toplum içindeki yerini koruyan haklar olduğu ve bunların fiziki, duygusal ve sosyal kişilik değerleri içerdiği gözetildiğinde, yakınların yaralanmasının, duygusal değerlere saldırı kapsamı içine girip girmediği konusu üzerinde durulmak gerekir. Duygusal kişilik değerler, kişinin toplum içindeki yeri, birlikte yaşadığı ailesi ve yakınlarının değer alanı içine giren haklardır. Bu haklar, kişinin bizzat şahsına bağlı olmayıp özellikle aile hukuku içinde yer alan değerlerdir. Bu bağlamda BK'nın 49. maddesindeki düzenleme itibariyle, kişinin bizzat değilde, yakınlarının (karı-koca, ana-baba ve çocukları) ağır yaralanması gibi somut olayın kendisine özgü ağırlığının ve özelliğinin zorunlu kıldığı olguların ortaya çıkıp kanıtlanması halinde duygusal değerlerin ihlal edildiği ve bozulduğu  böylece Aile Birliği içinde korunması gereken gönül bağlılığının zarar gördüğünün kabulü gerekir.Doktrinde ve yerleşik içtihatlarda da belirtildiği gibi cismani zarar kavramına ruhi bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi hallerin de girdiği, bir kimsenin cismani zarara maruz kalması sonucunda onun eşi, ana-babası veya çocukları gibi çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle hukuken korunan ruhi ve asabi sağlık bütünlüğü ağır bir şekilde haleldar olmuşsa bu durumda yansıma yolu ile değil doğrudan doğruya zarara maruz kalmasının söz konusu olduğu ve manevi tazminat isteyebileceği kabul edilmiştir (YHGK., 2010/4-77 Esas, 2010/82 Karar; YHGK., 26.04.1995 tarih, 1995/11-122 Esas, 1995/430 Karar, YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 31.3.2015 ESAS NO     : 2013/16605 KARAR NO: 2015/520)
  • "Dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı BK'nun 47.maddesinde "hakimin hususi halleri nazara alarak cismani zarara düçar olan kimseye yahut adam öldüğü takdirde ölünün ailesine manevi zarar namı ile adalete muvafık tazminat verilmesine karar verebileceği" düzenlenmiştir.Somut uyuşmazlıkta davacılar Gülcan ve Celil B. dışındaki diğer davacılar desteğin torunları olup BK 47.maddesi hükmüne göre torunlar, "ölünün ailesi" kapsamında bulunmalarına rağmen adı geçen davacılar yönünden uygun manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde davacıların manevi tazminat istemlerinin reddi doğru görülmemiştir. Davacıların manevi tazminat istemlerini sürücü ve işletene yöneltmelerine rağmen davacılar Gülcan ve Celil B'ın kabul edilen manevi tazminat istemleri yönünden adı geçen davacılar lehine hükmedilen vekalet ücretinden, aleyhinde manevi tazminat davası bulunmayan davalı Yapı Kredi Sigorta A.Ş'nin de sorumlu tutulması isabetli bulunmamıştır.” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 25.12.2014 Tarih  Esas No:2013/12759 Karar NO:2014/19661) 

Bedensel zararlardan doğan davalar

 Davanın Niteliği:

01.10.2011 tarihinden sonra açılmış trafik Kazalarından doğan cismani zararların tazmini davası HMK 107 maddesinde yer bulan belirsiz alacak davası niteliğindedir. Davacı dava dilekçesinde zararını belirsiz alacak davası olarak talep edebileceği gibi fazlaya dair taleplerini saklı tutarak açacağı tazminat davalarını da belirsiz alacak davası olarak açtığını dilekçesinde açıkça belirtmese dahi davayı belirsiz alacak davası olarak ele alıp incelemek gerekecektir. HMK yürürlüğe girmeden önce açılan bedensel zararlara ilişkin tazminat davalarının da HMK yürürlüğe girdikten sonra halen derdest olması durumunda belirsiz alacak davası olarak nitelendirmek gerektiği böylece davanın ıslahı taleplerinde zamanaşımı itirazı ile karşılaşmaması gerektiğini savunanlar da bulunmaktadır. Ancak şu bir gerçektir ki Türk hukuk sistemine belirsiz alacak davası Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile girmiştir. HMK nın yürürlüğe girmeden önce HUMK döneminde böyle bir dava çeşidi bulunmamaktadır. Her dava açıldığı dönem içinde yürürlükte bulunan yasalara göre davacı ve davalının hak ve yükümlülükleri değerlendirilmesi gerekmektedir. HMK ile birlikte belirsiz alacak davası ile alacaklı davacı bir takım haklar elde etmiştir. HUMK döneminde süresinde açılıp yürütülen bedensel zararların tazmini davasında yasalarda belirlenen süreler içinde  davanın ıslahı gerekmektedir. Bu süre içinde ıslah edilmediğinde davalının yasalardan kaynaklanan zamanaşımı itirazı ile karşılaşılacaktır. Bir başka anlatımla HUMK döneminde davalıya davanın ıslahında süresinde değil ise zamanaşımı itirazında bulunma hakkı tanımış iken HMK ile bu hak kaldırılmıştır. HUMK döneminde davanın ıslahında davalının zamanaşımı itiraz hakkını ortadan kaldırır şekilde davanın HMK döneminde derdest olması gerekçesi ile davanın belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi ve davacının lehine yorumlanması  mahkemelerin tarafların hak ve yükümlülüğünde yasaların eşit olarak uygulanması ilkesine aykırılık oluşturacaktır. Bu nedenle HMK öncesi açılan davalarda yasalarda öngörülen süre içinde davanın ıslahı yapılmamış ise davalının zamanaşımı itirazı değerlendirilerek mahkemece bir karar verilecektir.

Belirsiz alacak davası Hukuk Muhakemeleri Kanunun 107. maddesinde  “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.”Şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında belirsiz alacak davasının hangi hallerde açılacağını, ikinci fıkra talep miktarını hangi anda artırabileceği ve üçüncü fıkrada ise kısmi eda davasının açılabildiği durumlarda hukuki yarar yokluğu itirazına tabi olmadan tespit davası açılabileceği belirtilmiştir.

Bedensel zararlardan doğan davaların belirsiz alacak davası kapsamında olması nedeniyle maddi tazminat yani tedavi giderleri, geçici ve sürekli işgöremezlik tazminat davalarında alacağın bir kısmı için dava açılabilecektir. Alacağın kalan kısmı zamanaşımı tehdidi altında olmadan zararın tamamı belirli olması ile birlikte talep miktarını bir defaya mahsus zarar gören artırabilecektir. Böylece henüz zararın tamamı belirli olmadan zarar gören davacı davanın henüz açılışında yüksek harç ve yargılama giderleri ile karşı karşıya gelmeyecektir. Davacı, mahkemece aktüer bilirkişiye zarar miktarı hesaplattırıldıktan sonra talep miktarını artırabilecektir.

Belirsiz alacak davasında davacı talep miktarını artırdıktan sonra ıslah şartları içinde davasını ıslah da edebilecektir.

Davanın Tarafları

Maddi tazminat taleplerinde bedensel zarara uğrayan kişi davacı konumundadır. Zarar görenin yakınları da manevi tazminat talepleri açısında davacı konumunda olabilirler.

Davalılar ise sürücü, işleten, zarar veren aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı (ZMSS) , varsa kendi kasko sigortacısı, Karayolu yolcu taşımalarında zorunlu  taşıma sigortacısı, ihtiyari mali mesuliyet sigortacısı, Karayolu Yolcu Taşımacılığı Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortacısı olabilir. Ancak zarar gören müteselsil sorumluluk gereği zararının tamamını isterse bu sorumlulardan birinden isteyebileceği gibi bir kaçından yada tamamından talep edebilir.

Ancak İhtiyari mali mesuliyet sigortacısının sorumluluğu zorunlu  mali sorumluk sigortacı poliçe teminat sınırını zararın aşması durumunda doğmaktadır.. Eğer zararın miktarı zorunlu mali sorumluk sigorta poliçe limitini aşmıyorsa ve ihtiyari mali sorumluk sigortacısı da davalı olarak gösterilmiş ise bu sigortacı açısından davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerekecektir.

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “Motorlu Kara Taşıt Araçları İhtiyari Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın 1. maddesine göre, sigortacı, zorunlu mali sorumluluk sigortası poliçe limitinin dışında (üstünde) kalan miktardan başlayıp, ihtiyari mali sorumluluk sigortası teminat limiti ile sınırlı şekilde sorumludur. Davalı sigorta şirketi, aracın ihtiyari mali sorumluluk sigortacısıdır. Aracın, zorunlu trafik sigortasının bulunmadığı noktasında taraflar arasında bir uyuşmazlık yoktur. Bu durumda mahkemece, hükmedilen maddi tazminat tutarının riziko tarihinde geçerli zorunlu mali sorumluluk sigortası teminat limitleri içinde kaldığını, aracın zorunlu trafik sigortasının bulunmaması nedeniyle Güvence Hesabı'na husumet yöneltilmesi gerektiğini gözeterek davalı sigorta şirketi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.” (YARGITAY 17.Hukuk Dairesi 23/02/2015 Tarih ESAS NO: 2013/16633 KARAR NO:2015/326)

Sorumlulardan Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortacısını diğer sigortalardan ayırarak incelmekte fayda vardır. Zorunlu Koltuk Sigortası, doğrudan sigortalılar (yolcular, sürücüler ve yardımcıları) yararına oluşturulan bir  “kişisel kaza Sigortası”dır. Taşımacı, sürücü ve yardımcıları kusursuz olsalar bile, sigortacı ödeme yapmak zorundadır.   Bir zarar sigortası değil, bir tutar (meblâğ) sigortası olduğu için, somut zarar ne olursa olsun, bir zarar hesabı yapılmaksızın poliçede yazılı tutar hak sahiplerine ödenir.  Mala gelen zararları değil, cana gelen zararları gidermeye yönelik bir “can sigortası” olduğu için, malvarlığında eksilme ve kazanç kaybı olup olmadığı, ölümlerde yakınların destekten yoksun kalıp kalmadıkları araştırılmaz. Zarar gören kişiler hangi yaşta olurlarsa olsunlar, çalışıp çalışmadıklarına, kazanç elde edip etmediklerine bakılmaksızın, ölümlerde poliçede yazılı tutarın tamamı ve beden gücü kayıplarında sakatlık derecesinin karşılığı ödenir.  Yolcunun ölümü nedeniyle ödenecek sigorta bedeli, bir “meblâğ sigortası” niteliğinde olduğundan, poliçedeki meblâğın tamamı miras payları oranında mirasçılara eksiksiz ödenir. Mirasçı olmayan “destekten yoksun kalanlar” Koltuk Sigortasından yararlanamazlar. Bir destek tazminatı olmadığı içindir ki, tazminat hesabına gerek yoktur.  Mirasçılar arasında ayrıca destekten yoksun kalanlar varsa, Koltuk Sigortasından paylarına düşen miktarın dışında ve bundan ayrı olarak, destekten yoksun kalma zararları için, öteki sorumluluk sigortalarına başvurabilirler veya taşımacıya karşı dava açabilirler. Hak sahiplerinin Koltuk Sigortası’ndan aldıkları sigorta bedeli hiçbir zaman ve hiçbir biçimde destekten yoksun kalma tazminatından indirilmez. Sürekli sakatlık halinde Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortası Genel Şartlarındaki sakatlık derecelerine göre değerlendirme yapılır.   Yolculuğun başlangıcından bitimine kadar yalnız yolculuk ve hareket sırasında değil, mola ve duraklamalar dahil, otobüs dışında da uğranılan her türlü zararlar sigorta güvencesi kapsamındadır.  Zarar gören veya ölmüşse hak sahipleri, Koltuk Sigortasından aldıkları tazminattan ayrı olarak, üçüncü kişilerden veya onların sorumluluk sigortalarından ayrıca tazminat alabilirler. Bu durumda Koltuk Sigortasından yapılan ödemeler tazminattan indirilmez.   Koltuk Sigortası bir can sigortası türü olduğundan, ölüm veya yaralanma nedeniyle sigorta bedelini ödeyen sigortacının, zarardan sorumlu olanlara dönme (rücu) hakkı yoktur. Şu kadar ki, ölüm ve yaralanma bir can sigortası olmasına karşılık, yalnızca tedavi giderleri mal (tazminat) sigortası kapsamında olduğundan, tedavi giderlerini ödeyen sigortacının kazaya karışan üçüncü kişilere dönme (rücu) hakkı vardır.

13/08/2008 Tarih (2008/26) sayılı yönetmelikte Karayolu Yolcu Taşımacılığı Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortası yaptırma zorunluluğunu 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunun uygulanmasını göstermek üzere istihsal edilen Karayolu Taşıma Yönetmeliği’nin “Yapılması Zorunlu Sigortalar” başlıklı 64 üncü maddesine atıf yapılmış ve bu madde de ise “Kanunun 18 inci maddesinde tanımlanan…. Karayolu Yolcu Taşımacılığı Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortasının yapılması zorunludur” şeklinde Karayolu Taşıma Kanunun 18 maddesine atıf yapılmıştır. 18 maddede ise “Taşımacılar, yolcuya gelebilecek bedenî zararlar için bu Kanunun 17. maddesinden doğan sorumluluklarını sigorta ettirmek zorundadır.” Denmiş ve sigorta kapsamını yasanın 17. maddesine bırakmıştır. 17. madde ise “şehirlerarası ve uluslararası yolcu taşımacılarının duraklamalar dahil olmak üzere kalkış noktasından varış noktasına kadar geçecek süre içinde meydana gelecek bir kaza nedeniyle yolcuya gelebilecek bedeni zararlar” olarak sınırlandırmıştır. Özetlemek gerekir ise 2008 tarihli genelge Karayolu Yolcu Taşımacılığı Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortası yaptırma zorunluluğunu şehirler arası ve uluslar arası yolcu taşımalarında getirmiştir. İl sınırları içinde ve şehir içi taşımalarda uzaklık için bir uzunluk öngörülmemiş ve koltuk ferdi kaza sigortası kapsamı dışında tutulmuştur.

01.07.2010 tarihinde geçerli olan  2010/2 sayılı genelgede ise Karayolu Taşıma Kanunun 2. Maddesinin 3. Fıkrasında “İl sınırları içerisindeki taşımalar ile yüz kilometreye kadar olan şehirlerarası taşımaları” Kanun kapsamı dışına çıkarılmış ve bu taşımaların yönetmelikle düzenlenebileceği belirtilmiştir. Genelgede ise yasanın 2/3 maddesini aynen almış ve “kilometresi ne kadar olursa olsun il sınırları içindeki taşımalar ile yüz kilometreye kadar olan şehirler arası taşımalarda” zorunlu koltuk ferdi kaza sigortası yaptırmak zorunluluğu olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca aynı genelgede yurt içi ve uluslar arası yolcu taşımalarında Yönetmeliğin 6. Maddesinde belirtilen  A1, A2, B1, B2, D1 ve D2 yetki belgesi sahiplerinin zorunlu koltuk ferdi kaza sigortası  kapsamında olduğu belirtilmiştir.

Tazminat davası zarar verenin mirasçıları aleyhine açılmış ise mirasçıların, mirası reddedip reddetmedikleri araştırmalıdır. Eğer mirasçılar mirası reddetmişlerse mirası reddeden mirasçılar artık halef olmadıklarından husumetten davanın reddi gerekecektir.

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 599. maddesi gereğince mirasçılar, mirası bir bütün olarak kazanırlar. Aynı kanunun 641. maddesi gereğince mirasçılar tereke borçlarından müteselsilen sorumlu olurlar. Mirasın, mirasçılar tarafından reddedilmesi halinde mirasçılar artık miras bırakanın külli halefi olmadıklarından tereke borçlarından sorumlu tutulamazlar. Bu nedenle mirası reddeden mirasçıların taraf sıfatı bulunmamaktadır. Diğer bir anlatımla mirası reddeden mirasçılara husumet yöneltilemez.”(YARGITAY 17.Hukuk Dairesi 09.04.2015 Tarih ESAS NO: 2014/16412 KARAR NO: 2015/5675)

İşleten

Trafik kazalarından kaynaklanan tazminat davalarında sürücü ve zorunlu mali sorumluluk sigortacısını belirlemede fazla sorun çıkmazken işletenin trafik kaydında malik olarak kayıtlı kişinin dışında ki kişilerin işleten olduğu iddiası olması durumunda zarar veren aracın işletenini doğru olarak belirlemek önem kazanmaktadır.

İşleten, Karayolları Trafik Kanunu’nun tanımlar başlıklı 3. Maddesinde, “Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alıcı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan kişidir. Ancak ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili tasarrufu bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır.”Şeklinde tanımlanmıştır.

Buna göre gerçek işletenler:

a)    Araç sahibi

b)   Aracın bağlı olduğu teşebbüs sahibi

c)    Aracın mülkiyeti muhafaza kaydıyla alıcısı

d)   Aracın uzun süreli kiracısı, ariyet alanı yada rehin alanı

e)    Adı trafik belgesinde yazılı kişiler

f)     Adına sigorta poliçesi düzenlenen kişilerdir.

Karayolları Trafik Kanunu bazı kişileri de işleten olmadıkları halde işleten gibi sorumlu tutmuştur. Farazi işleten olarak adlandırılan bu kişiler ise şunlardır:

a)    Motorlu araçla ilgili mesleki faaliyetlerde bulunan kişiler (KTK 104/I mad.)

b)   Yarış düzenleyicileri (KTK 105. Mad.)

c)    Devlet ve kamu tüzel kişileri (KTK 106. Mad.)

d)   Motorlu aracı çalan yada gasbeden kişiler (KTK 107/I mad.)

Farazi işletenler şartları oluşmuş ise işletenler gibi sorumlu tutulacaklardır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Bu yasal düzenleme karşısında, kazaya karışan araçların meydana getirdikleri zararlardan araç sahiplerinin hukuken sorumlu olacağı ilkesi benimsenmiş ise de, bu araçların sahipleri tarafından herhangi bir sebeple yararlanılmasının bir başka kimseye devir edilmesi halinde (çok kısa bir süre olmaması kaydıyla), artık üzerindeki fiili hakimiyetin kalmaması ve bu sebeple ekonomik yönden de bir yararlanma imkanının kalktığı durumlarda, o aracı kaza sırasında fiili hakimiyeti altında bulunduran ve ondan iktisaden yararlanan kimsenin işleten sıfatıyla meydana gelen zarardan sorumlu tutulması gerekip, bunun sonucu olarak da araç malikinin sorumlu tutulmaması gerekecektir.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 12.2.2015 Tarih ESAS NO: 2013/12136 KARAR NO: 2015/2671)

Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesinde,“Bir motorlu aracın işletilmesi, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen bilet ile işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.”hükmüne yer verilmiştir. Böylece işleten tehlike sorumluluğu ilkesine göre zarardan sorumlu tutulmuştur.

Maddeye göre işletenin sorumlu olması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir.

a)    Karayolunda yada karayolu sayılan yerlerde gerçekleşen bir zarar olmalıdır.

b)   Zarara bir motorlu araç sebep olmalıdır

c)    Zarar, motorlu aracın işletilmesinden doğmalıdır

d)   Bir zarar ortaya çıkmalıdır

e)    İşleten kurtuluş beyyinesi getirememiş olmalıdır.

KTK 85/III maddesinde “İşletilme halinde olmayan bir motorlu aracın sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığını veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu ispat etmesi gerekir.”Düzenlemesi ile işletenin olağan sebep sorumluluğu esasına göre sorumlu tutulması için:

a)    Bir zarar olmalıdır

b)   Zarara bir motorlu araç sebep olmalıdır

c)    Zarar, karayolunda gerçekleşen bir kaza neticesi ortaya çıkmalıdır

d)   Zarar, işletilme halinde olmayan bir aracın karıştığı bir trafik kazasından veya kazadan sonra yapılan yardım çalışmasından doğmalıdır

e)    Trafik kazası veya kazadan sonra yapılan yardım çalışması ile zarar arasında uygun illiyet bağı olmalıdır

f)     İşleten KTK 86. Maddesinde belirtilen kurtuluş beyyinesi getirmemiş olmadır.

İşleten TBK 49 ve devamı maddelerine göre genel hükümler dairesinde kusur sorumluluğu esasına göre de sorumlu tutulmuştur. Burada işletenin sorumluluğu sürücünün kusuruna bağlı olan sorumluluktur. Sürücü oluşan kazada hiçbir kusuru yoksa işletende zarardan sorumlu olmayacaktır.

İşletenin trafik kaydında malik olarak gözüken kişinin dışında bir kişi olduğu iddiası varsa mutlaka ispatlanmalıdır. Bu yönde sadece iki taraf arasında yapılan bir sözleşme yeterli görülmemektedir. Çünkü bu belge her zaman iki taraf arasında düzenlenebilecek niteliktedir. Malik dışında kişinin işleten olduğu savunması varsa;

a)    Kira sözleşmesinin uzun süreli olup olmadığı,

b)   Üçüncü kişileri bağlayacak güçte bulunup bulunmadığı,

c)    Aracın fiilen teslim edilip edilmediği,

d)   Ekonomik yararlanmanın kime ait olduğu,

e)    Kira sözleşmesi ve kira bedelinin maliye ve vergi dairelerine bildirilip bildirilmediği,

f)     Kiraya veren malik ve kiracı tacir ise ticari defter ve kayıtlar üzerinde bilirkişi marifetiyle inceleme yaptırılmak suretiyle kira sözleşmesinin fatura, ruhsat ve cari hesap hareketleri gibi yan delillerle desteklenip desteklenmediği,

g)   Davalının işletenlik sıfatının devam edip etmediği,

Hususları mahkemece araştırılarak sonucuna göre kişinin işleten olup olmadığına karar verilmelidir. Trafik kaydında malik olarak gözüken kişi dışında birinin işleten olduğu yukarıda belirtilen şartlarda ispatlandığında artık malik doğan zarardan sorumlu olmayacaktır.

Görevli Mahkeme

Her davada olduğu gibi trafik kazasından doğan bedensel zararın tazmini davalarında da dava dilekçesi mahkemeye geldiğinde hakimin ilk bakması gereken şey, açılan bu davanın adli yargı alanı içinde kalıp kalmadığı ve adli yargı içinde kalıyorsa mahkemesinin görevli bulunup bulunmadığıdır.  

Trafik kazası hizmet kusuru nedeniyle olmuş yada idarenin bir hizmeti nedeniyle kazaya etkisi olmuş ise örneğin yol işaretlemelerinin yanlış yapılmasında Karayolları Genel Müdürlüğünün davalı olduğu durumlarda, yine yolda meydana gelen bozulmalar, asfaltın yanlış yapılması gibi durumlarda şehir içindeki kazalar açısından belediyelerin davalı olduğu durumlarda İdari Yargılama Usulü Kanunun 2. maddesi gereği idare aleyhine tam yargı davası açılması gerektiği ve KTK 85 maddesinde hizmet kusurlarının bu kapsama alınmadığından idari yargı yerinin görevli bulunması nedeniyle dilekçenin reddi gerekecektir. Keza Hukuk Genel Kurulu 04.11.2015 tarih 2014/17-731 esas 2015/2366 karar sayılı ilamında  hizmet kusuru nedeniyle açılan davaların idari yargının görev alanına girdiğine karar vermiştir.

"Yapılan bu açıklamalar sonucu somut olay değerlendirildiğinde, davacıya kasko sigorta poliçesi ile sigortalı aracın davalı Büyükşehir Belediyesinin trafik güvenliği bakımından yolun yapımı ve onarımı sırasında gerekli önlemleri almaması nedeni ile hasara uğradığını iddia etmiş olması bakımından KTK’nın 85 ve devamı maddelerinde düzenlenen işletenin hukuki sorumluluğuna değil, davalı idare tarafından görevlerinin tam ve eksiksiz yerine getirilmediği yani yürütülen kamu hizmetinin kusurlu işletildiği, meydana gelen kazada hizmet kusuru bulunduğu iddiasından kaynaklandığından uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görevinde bulunduğu anlaşılmaktadır...

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 1472. maddesi (6762 sayılı TTK m. 1301) gereğince kanundan doğan ve halefiyet hakkına dayalı olarak sigorta şirketi tarafından açılan bir dava olduğundan tam yargı davasının ancak her hangi bir idari eylem ve işlemden dolayı kişisel hakkı doğrudan muhtel olan kişisel hakkın sahiplerince açılabileceği şartının da yerine gelmiş olduğu değerlendirildiğinden Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
O halde, hizmet kusuruna dayalı olarak açılan davada idari yargı kolunun görevli olduğu yönündeki Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır."

İdari yargının görev alanına giren davalar adli yargıda açılması durumunda mahkeme dava dilekçesinin reddine karar verecektir. HMK 20. Maddesi gereği dosyanın idari yargıya gönderilme kararı vermeyecektir. Nitekim bu tür kararlarda idari yargı adli yargı tarafından gönderme kararı ile gelen dosyalarda usulüne uygun idari yargıda açılmış bir dava olmadığından dosyanın adli yargıya iadesine karar vermektedir. İdare mahkemesinin bu kararları Danıştay’ca onanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 4.4.2007 Tarih E. 2007/4-141 K. 2007/188)

Nitekim uyuşmazlık Mahkemesi; “Hukuk uyuşmazlıklarında, görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi, ancak aynı yargı düzeni içinde yer alan mahkemeler arasında olanaklı olup; bu hususa ilişkin 6100 sayılı H.M.K'nın 20. (1086 sayılı H.U.M.K.'nun 27.) maddesiyle 2577 sayılı İ.Y.U.K.' nun 15. maddesinin 1. fıkrası (a) bendinin ikinci cümlesinde yer alan <görev> kuralları, aynı yargı düzeni içindeki mahkemelerin işbölümü esasına ilişkin düzenlemelerdir. Oysa yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda, görevli olduğundan bahisle farklı bir yargı düzeninde yer alan mahkemeye dava dosyasının gönderilebilmesine olanak tanıyan bir düzenleme bulunmamaktadır.” Şeklindeki kararı da gönderme kararı verilmeyeceğini vurgulamaktadır. (Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2012 / 130 Karar: 2013 / 4 Karar Tarihi: 14.01.2013 )

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “Kamu hizmeti görmekle yükümlü olan belediyeler, kamu hizmeti sırasında verdikleri zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine tabi değildirler. Kamu tüzel kişilerinin yasalar tarafından kendilerine verilen görev ve yetkilerin kullanılması sırasında oluşan zararlar niteliği itibariyle hizmet kusurundan kaynaklanan zararlar olup, bu zararların tazmini amacıyla hizmet kusurlarına dayalı olarak İdari Yargılama Usulü Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi hükmü uyarınca idari yargı yerinde tam yargı davası ikame edilmesi gerekmektedir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece kendiliğinden (re'sen) dikkate alınması zorunludur. O halde mahkemece, davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yönünden adli yargının yargı yolu bakımından görevsiz bulunması nedeniyle dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 06/04/2015 Tarih ESAS NO: 2014/24669 KARAR NO: 2015/5422)

Hakim açılan davanın adli yargı yerinin görevi içinde bulduğu tespiti yaptıktan sonra  ikinci olarak davanın adli yargı içinde mahkemesinin görevi içinde olup olmadığı hususunda bir inceleme yaparak en geç ön inceleme duruşmasında karar vermek durumundadır. Trafik kazalarından doğan bedensel zararların tazmini davaları, tarafların durumu, talep edilen zararın niteliği gibi nedenlerle değişik mahkemelerin görev alanına girmektedir. Şimdi bunları ayrı ayrı inceleyelim.

Asliye Hukuk Mahkemelerinin Görevli olması

Bedensel bütünlüğü ihlal olan kişinin sürücü ve işleten aleyhine açtığı geçici ve sürekli iş görmezlik ve manevi tazminat davalarında Karayolları Trafik Kanunun da görevli bir mahkeme gösterilmemiştir.  22/03/1944 Tarih 1939/37 Esas, 1944/9 Karar sayılı  Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararın da belirtildiği gibi bu davaların temeli TBK 49 ve devamında düzenlenen  haksız fiile dayalı davalardır. HMK 2. Maddesi gereği dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. HMK ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir. Ayrıca bedensel zararı ödeyen sigortacıların açtığı rücuan tazminat davalarında ise sigortacı zararını ödediği sigortalı gerçek kişi yerine geçmiş olması ve halefiyet ilkesi gereği  asliye hukuk mahkemeleri görevlidir.

Asliye Ticaret Mahkemelerinin Görevli Olması

Zarar görenin sürücü, işleten yanında aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısına karşı yada sadece zorunlu mali sorumluluk sigortacısına karşı açacağı davalarda,  zorunlu mali sorumluluk sigortası TTK 1483 maddesinde özel olarak düzenlenmiş olması ayrıca TTK 4. Maddesinde ticari davalar sayılırken  " bu kanunda öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılır."düzenlemesi ve sigorta hukukunun  TTK içinde 1401 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olması karşısında bu tür davalara bakmakla asliye ticaret mahkemeleri görevlidir. Müstakil asliye ticaret mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde asliye ticaret mahkemesi sıfatı ile asliye hukuk mahkemeleri görevlidir.

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “Somut olayda dava,davalıların maliki,sürücüsü ve zorunlu mali mesuliyet sigortacısı olduğu aracın çarpması  sonucu yaralanması nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık, zorunlu mali mesuliyet sigorta poliçesi miktar ile sınırlı olarak ödeme yapılması istemini de kapsamakta olup, zorunlu sigortanın 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmesine ve aynı yasanın 4. maddesi uyarınca bu kanunda düzenlenen işlerden kaynaklanan hukuk davalarının ticari dava niteliğinde olduğunun kabul edilmesine göre, ticari dava niteliğindeki uyuşmazlığın Ticaret Mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekmektedir.”(YARGITAY          17. Hukuk Dairesi06.11.2014 Tarih ESAS NO: 2014/13650 KARAR NO: 2014/15183)
  • “Güvence Hesabı Yönetmeliği'nin “Hesaba Başvurulabilecek Haller” başlıklı 9. maddesinin 1/a bendine göre, sigortalının veya sigortayı yaptırmakla sorumlu olanın tespit edilememesi durumunda kişiye gelen bedensel zararlar için Güvence Hesabına başvurulabilir. Sigorta Hukuku dava tarihinde yürürlükte bulunan 6102 Sayılı TTK'nin 1401 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, TTK'nin 4.maddesi uyarınca bu yasadan doğan uyuşmazlıkların ticari dava sayılacağı belirtilmiştir. Ayrıca TTK'nin 5/3 maddesi uyarınca ticaret mahkemeleri ile genel mahkemeler arasındaki ilişkinin görev uyuşmazlığı olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlık her ne kadar haksız eyleme dayalı ise de davalının sorumluluğu sigorta hukukundan kaynaklanmaktadır. Açıklanan nedenlerle, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta sigorta hukuku uygulanacağından uyuşmazlığın ticaret mahkemesinde görülmesi gerekmektedir.” (YARGITAY      17. Hukuk Dairesi 20.10.2014 Tarih ESAS NO: 2014/6431 KARAR NO     : 2014/13826)      

Tüketici Mahkemesinin Görevli Olması

6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında ki Kanunun 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte “Tüketici İşlemi” kavramı getirilmiştir. Bu kavram yasanın 3. Maddesinde şu şekilde tanımlanmıştır. "Tüketici işlemi: Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki  amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi,"Bu düzenleme ileticari veya mesleki  amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, sigorta sözleşmeleri tüketici işlemi olarak kabul edilmiştir.

Tüketicinin Korunması Hakkında ki Kanunun 73. Maddesinde ise tüketici mahkemelerin görev alanı şu şekilde belirlenmiştir. "Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevlidir.”Görüldüğü gibi tüketici işlemlerinden doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevli olmaktadır. Bir başka anlatımla ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, sigorta sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıktan doğan davalarda artık tüketici mahkemeleri görevlidir.

Sigorta sözleşmelerinde tüketici mahkemesinin görevini belirlerken;

a)    Taraflardan birinin tüketici olması,

b)   Taraflar arasında bir sözleşme ilişkisi(poliçe) olması,

c)    Uyuşmazlığın konusunun bu sözleşme kapsamında olması,

d)   Davanın taraflarının aynı zamanda sözleşmenin (poliçenin) de tarafı olması,

Gerekir.

Taraflardan biri tüketici değil, ticari işletme ise taraflar arasında sözleşme ilişkisi (poliçe) olsa dahi davanın bir tarafı sigorta şirketi ve diğer tarafı da şirket olması nedeniyle davanın her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olması nedeniyle TTK 4. Maddesi gereği tüketici mahkemesi değil asliye ticaret mahkemesi görevlidir.

Ayrıca zorunlu mali sorumluluk sigortacısının tüketici olan kendi sigortalısına sürücünün alkollü, ehliyetsizliğine ve istiap haddinden fazla yüklemeye dayalı açılan içe rücu davaları ile tüketici sigortalının kendi kasko sigortacısına karşı açtığı tazminat davalarında da tüketici mahkemeleri görevlidir.

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • 28.11.2013 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan ve 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un (TKHK) 2. maddesinde kanunun kapsamı “bu Kanun, her türlü tüketici işlemi ile tüketiciye yönelik uygulamaları kapsar” şeklinde açıklanmıştır. Kanun'un “tanımlar” başlıklı 3. maddesinde ise tüketici işlemi, “Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlemi ifade eder” biçiminde tanımlanmıştır. 6502 sayılı TKHK'nın 73. maddesi uyarınca tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğacak uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemesi görevli kılınmıştır. Bunun yanında Kanun'un 83. maddesinde de taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu işlemler ile ilgili diğer kanunlarda düzenlenme olmasının, bu işlemin tüketici işlemi sayılmasını ve bu Kanunun görev ve yetkiye ilişkin hükümlerinin uygulanmasını engellemeyeceği belirtilmiştir.
  • Somut olayda, davacı vekili davalıların sürücüsü, işleteni ve sigorta şirketinin trafik sigortacısı olduğu aracın karıştığı kaza neticesinde davacının yaralandığından bahisle meydana gelen maddi zararın sigorta poliçesi gereğince davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmektedir. Taraflar arasında herhangi bir akdi ilişki olmayıp davalı sigorta şirketlerinin sorumluluğunun kaynağı Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası ve Zorunlu Yolcu Taşımacılık Sigortası uyarınca işletenin sorumluluğunu yüklenmiş olmalarıdır. Yine 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1478. maddesi uyarınca davacı tarafından davalılara doğrudan husumet yöneltilebilmektedir.
  • Bu durumda uyuşmazlık, davalı sigorta şirketi açısından sigorta poliçesindeki miktar ile sınırlı olarak ödeme yapılmasına ilişkin olup, zorunlu sorumluluk sigortalarının 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenmesine, taraflar arasında herhangi bir tüketici ilişkisi bulunmamasına, zorunlu sigortalardan üçüncü kişilerin yararlanmasına ve aynı kanunun 4. maddesi uyarınca bu kanunda düzenlenen işlerden kaynaklanan hukuk davalarının ticari dava niteliğinde olduğunun kabul edilmesine göre, mahkemece yargılamaya devam edilip işin esası yönünden varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17.Hukuk Dairesi 05.03.2015 Tarih ESAS NO: 2015/1681 KARAR NO: 2015/3958)

Taşıyıcının  yaptırdığı koltuk ferdi kaza sigortası yolcu lehine yapılmış olması ve sigortacı ile sigortalanan yolcu arasında yolcuya verilen  bilet ile kurulan bir ferdi kaza sigorta ilişkisi olması nedeniyle koltuk ferdi kaza sigortacısı aleyhine yada zorunlu koltuk ferdi kaza sigortası yapılmaması nedeniyle güvence hesabına karşı açılan davada tüketici mahkemeleri görevlidir. Çünkü taraflardan biri yani zarar gören yolcu bir tüketici, sigortacı ile aralarında ki sözleşme  ilişkisi kesilen bilet ile gerçekleştiği, TKHK 3. Maddesinde belirtilen tüketici işlemi olması nedeniyle TKHK 73. Maddesi gereği tüketici mahkemeleri görevlidir. (17. HD. 19.11.2015 tarih 2015/8848 esas, 2015/12398 karar sayılı ilamı)

Yetkili Mahkeme

Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararların tazmini davalarında mahkemenin yetkisi değişik yasalarda düzenlenmiştir.

a) Genel yetkili mahkeme olarak HMK 6. maddesi gereği davalının yerleşim yeri mahkemesi,

b) HMK 16. Maddesi gereği

- Haksız fiilin işlendiği yer mahkemesi

- Zararın meydana geldiği yer mahkemesi

- Zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi

c) KTK 110/2 maddesi gereği

- Sigortacının merkezinin bulunduğu yer mahkemesi

- Şube ve sigorta poliçesini düzenleyen acentenin bulunduğu yer mahkemesi

- Kazanın meydana geldiği yer mahkemesi

Yetkili mahkemelerdir.

Trafik kazalarından doğan tazminat davalarında en çok tartışılan hususlardan biri HMK 7. Maddesinde “Davalı birden fazla ise dava, bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Ancak, dava sebebine göre kanunda, davalıların tamamı hakkında ortak yetkiyi taşıyan bir mahkeme belirtilmişse, davaya o yer mahkemesinde bakılır.”  Düzenlemesinde yar alan ortak yetkili mahkemenin kesin yetkili mahkeme olup olmadığına ilişkindir. HMK 16. Maddesinde düzenlenen haksız fiilin işlendiği yani trafik kazasının gerçekleştiği yer mahkemesi ortak yetkili mahkeme olarak kesin yetkili sayılır mı? Hukuk Genel Kurulu ortak yetkili mahkemenin yetkisinin kesin olmadığı diğer yetkili mahkemelerde de davanın açılabileceğine karar vermiştir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin uygulamaları da bu yöndedir.

Can sigortalarında örneğin koltuk ferdi kaza sigortasına dayalı açılan davalarda HMK 15/2 maddesinde “Can sigortalarında, sigorta ettirenin, sigortalının veya lehtarın leh veya aleyhine açılacak davalarda onların yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir.”  Şeklinde düzenlemesi ile sigorta ettiren kişinin ve sigortalının yerleşim yeri kesin yetkilidir.

Tartışılan diğer bir hususta, sigorta şirketlerinin bölge müdürlüklerinin bulunduğu yer mahkemelerinin yetkili olup olmadığıdır. HGK ve 17. HD bölge müdürlüklerinin bulunduğu yer mahkemesinde bu davaların açılabileceği düşüncesindedir. Kaldı ki bu bölge müdürlüklerinin şube olarak ticaret siciline tescil edildikleri yerler açısından KTK 110/2 maddesi gereği şube olarak da bu yer mahkemeleri yetkilidirler.  

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 110. maddesi ile ZMSS Genel Şartlarının C.7. Maddesinde, motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davaların sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan   acentenin  bulunduğu  yer  mahkemelerinden   birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabileceği düzenlenmiştir. Davalı sigorta şirketinin Adana'da Şubesinin bulunduğu Dairemizce yapılan araştırmadan anlaşılmıştır. Somut olayda davacılar vekilinin davayı, sigortacının şubesinin bulunduğu Adana'da açtığı gözetilerek (HGK'nun 30.4.2013 gün ve 2013/17-2099 esas, 2014/572 karar sayılı ilamı uyarınca) yetki itirazının reddi ile işin esasına girilmesi gerekirken..” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 24/03/2015 Tarih 2014/25179 2015/4762)  

Trafik kazaları sonucu bedensel zararların tazmini amacıyla açılan davalarda, davanın sağlıklı ve en uygun sürede tamamlanması için yargılama aşamalarını ve bu aşamalarda mahkemece yapılması gereken işleri incelemekte fayda görmekteyim.

Yargılamanın aşamaları

Tensip ara kararı ve ön  inceleme aşamasına kadar olan bölüm

Görevli ve yetkili mahkeme konusunda kendi mahkemesinin olduğu kanaatine varan hakimin ilk yapacağı iş davanın niteliğine uygun tensip ara kararı hazırlamaktır. Tensip ara kararı davanın izleyeceği yol haritasıdır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK ile “ön incelme” müessesesi gelmesi ile birlikte tensip ara kararı ve ön incelemeye kadar olan sürenin takibi ve yönetimi davaların daha çabuk sonuçlandırılması açısından önem arz etmektedir.  

Trafik kazalarından doğan bedensel zararların tazmini amacı ile açılan davalarda tensip ara kararında aşağıda sıralanan hususların bulunmasında fayda olduğu kanaatindeyim.

a)    Davacının zarar gördüğü trafik kazası ile ilgili savcılık dosyası yada ceza mahkemesinin dosyası istenmelidir. Fiziki dosya istenebileceği gibi UYAP yoluyla taranan iddianame ,alınan raporlar ve mahkeme kararının gönderilmesi sağlanabilir.

b)   Davalı sigorta şirketinden sigorta poliçesi  ile  varsa hasar dosyası istenmelidir. Burada zarar veren ile davalı sigortacı arasında  kaza tarihini kapsayan geçerli bir poliçe olup olmadığını belirleme açısından önemlidir.

c)    Kaza  tarihi itibarı ile davaya karışan araçların trafik kaydı  istenmelidir. Böylece kaza tarihi itibarı ile aracın kimin üzerine kayıtlı olduğu davalı olarak gösterilen kişinin kayden malik olup olmadığı tespit edilir.

d)   Davacının  ekonomik ve sosyal durumu, özellikle kaza tarihi itibarı ile yaptığı iş nedeniyle elde ettiği kazanç için ilgili emniyet müdürlüğüne müzekkere yazılarak zabıta araştırması yaptırılmalıdır.

e)    Dava dilekçesinde davacının SGK bağlı bir iş yerinde çalıştığı bildirilmiş ise bu işyerinden en son aldığı maaş ve bordrosu istenmelidir. Çünkü tazminatı belirlemede zarar görenin geliri önemlidir.

f)     Zarar görenin her hangi bir iş yerine bağlı olmaksızın belirli bir mesleği ifa etmesi durumunda o meslek odalarından ortalama kazanç sorulmalıdır.

g)   Davacının tedavi gördüğü hastaneden hasta takip dosyası, hasta tabela kağıtları, röntgen, film ve grafiler ile onaylı epikriz raporlarının istenmelidir.

h)   SGK’dan davacının kaza tarihinde yaralanması neticesi peşin sermaye değerli ödeme yapılıp yapılmadığı, gelir bağlanıp bağlanmadığı,  gelir bağlanmış ise hangi tarihte ne miktarda olduğu, bağlanan gelirin rücua tabi olup olmadığı, rucuya tabi ise ilk gelirin peşin sermaye değerinin ne kadar olduğu  belgeleri ile istenmelidir. Böylece zarar görene SGK tarafından rücuya tabi bir ödeme yapılmış ise  hesaplanan maddi zarardan ne kadar mahsup edileceği belirlenmiş olur.

Sadece kapsamlı bir tensip ara kararı hazırlamak yetmez. Bunun yanında dava dilekçesi ve eklerinin tebliği, cevap dilekçesi ve eklerinin tebliği, cevaba cevap ve ikinci cevap aşamaları süresinin iyi değerlendirilmesi gerekir. Bir başka anlatımla bu süre içinde tensip ara kararında karar altına alınarak yazılan müzekkerelerin takibi iyi yapılmalıdır. Örneğin zabıta araştırması için yazılan yazı cevabı adres değişikliği nedeniyle olumsuz gelmiş ise, vakit geçirmeden bildirilen yeni adresine ekonomik ve sosyal durum araştırması için yazı yazılmalıdır. Diğer yandan dosya içine getirilmesi gereken hastane kayıtları, ceza dosyaları ve delil olarak sunulan diğer dava dosyaları, tapu kayıtları, bordrolar ön inceleme duruşmasına kadar dosya içine getirtilmesi yargılamanın seri olarak yürütülmesinde önem arz edecektir.

Dava dilekçesi tebliği, iki hafta içinde cevap dilekçesi sunulduğunda, cevap dilekçesinin tebliği, cevaba cevap ve ikinci cevaplar sunulması ile birlikte hakim ön incelmenin duruşmalı yapılmasına karar vererek uygun bir ön incelme duruşma günü belirleyerek taraflara ön incelme duruşma günü tebliği edilecektir. Bazen ön incelme duruşma günü daha kısa bir süre içinde verilebilir. Şöyle ki dava dilekçesine karşı davalı taraf süresi içinde cevap dilekçesi vermediğinde diğer aşamaları beklemeye gerek kalmadan ön incelme duruşma günü verilebilir. Ön incelme için çıkartılacak duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği ve diğer tarafın, onun muvafakati olmadan iddia ve savunmasını genişletebileceği yahut değiştirebileceği ayrıca ihtar edilir.(HMK 139 mad)                

Ön inceleme

Hâkim, ön inceleme duruşmasında, dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar verebilmek için gerekli görürse tarafları dinler; daha sonra, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder.

Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder; bu konuda sonuç alınacağı kanaatine varırsa, bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin eder.

Ön inceleme duruşmasının sonunda, tarafların sulh veya arabuluculuk faaliyetinden bir sonuç alıp almadıkları, sonuç alamadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanakla tespit edilir. Bu tutanağın altı, duruşmada hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.

Ön inceleme tek duruşmada tamamlanır. Zorunlu olan hâllerde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin edilir. Davacı ve davalı taraf önemli bir mazeret ileri sürerek ön incelme duruşmasının ertelenmesini istemiş ise bir kez duruşma ertelenmelidir. Hem mazereti kabul edip hem de ön inceleme duruşmasını yaparak tahkikata geçmek mümkün değildir. Çünkü mazeretsiz taraflardan birinin ön incelme duruşmasına gelmemesi durumunda gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir.

Ön incelme aşamasında varsa davalının görev ve yetki ve zamanaşımına dair itirazlar değerlendirilerek mahkeme bir karar verecektir. Açılan davada mahkemenin görevli ve yetkili olduğu ve davanın zamanaşımına uğramadığı kanaatine varılması durumunda tahkikat aşamasına  geçilecektir.

Ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak replük düplük aşamasında henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir.

Ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra, hâkim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler ile zamanaşımı hakkındaki itiraz ve def’ileri inceleyerek karara bağlar.

Tahkikat

Ön incelme duruşması yapılarak görev ve yetki ve ilk  itirazı varsa bu konuda karar verildikten sonra tahkikata geçilir. Tahkikat aşamasında her iki tarafın iddia ve savunması incelenecektir.

Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararların tazmini davalarında mahkeme davacının zararını belirlemek için üç hususta inceleme yaparak gerekli raporlar aldırılarak dosya içine konulmalıdır.

a)    İş göremezlik ve maluliyet raporu

b)   Kusur raporu

c)   Tazminat hesabı raporu

a)   İş  göremezlik ve maluliyet raporu

Yukarıda çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıpları incelerken çalışma gücünün azalması ve kaybından doğan zararların nasıl belirleneceğini geniş bir şekilde ele almıştık. Burada bu hususları tekrar etmeden uygulamada maluliyet raporu olarak da  isimlendirilen sağlık raporunun mahkemece alınması aşamasında önemli gördüğümüz hususları vurgulayacağız.

Davacının tedavi gördüğü hastaneden getirtilen  hasta takip dosyası, hasta tabela kağıtları, röntgen, film ve grafikler ile onaylı epikriz raporları ile birlikte ceza dosyasında alınan sağlık kurulu raporları eklenerek davacının talepleri de dikkate alınarak zarar görenin;

  1. Kaç  gün iş ve güçten kaldığı,
  2. Kaç  günde iyileşeceği,
  3. Sürekli  iş görmezlik durumu ve oranı,
  4. Yaralanmasının  bu kaza  ile illiyet bağı olup olmadığı,
  5. Varsa  talep faturalandırılmayan giderlerin ne kadar olacağı,
  6. İleride süre gelen tedavileri ve olması gereken ameliyatların olup olmadığı ve bunlara yapılması gereken harcamalar,
  7. Bakıcıya ihtiyacı olup olmadığı ve kaç gün ihtiyaç duyulacağı

Hususlarında  adli tıp uzmanı yada uzmanlarından, kazanın olduğu tarihte geçerli    Maluliyet Tespiti İşlemleri Yönetmeliği, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü veya Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği hükümlerine uygun rapor aldırılmalıdır. Aldırılan bu rapora somut itirazlar varsa mutlaka bu itirazlar dikkate alınarak ek rapor yada ayrı bir rapor aldırılmalıdır. Alınan iki rapor arasında çelişki olması durumunda mutlaka Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulundan çelişkiyi giderecek bir rapor alınmalıdır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “O halde  mahkemece, davacının tedavisi ve yaralanmasına ilişkin tüm belgelerin ve ceza dosyasının dosya kapsamına alınarak  yukarıda verilen hukuksal bilgiler dikkate alınarak Adli Tıp Kurumu 3.İhtisas Kurulu'ndan veya Üniversite Hastanelerinin Adli Tıp Ana Bilim Dalı bölümleri gibi kuruluşlarından davacının maluliyeti olup olmadığı, yaralanmasının niteliği, iş güçten kalma süresinin tespiti, yaralanmasının bu kaza nedeni ile illiyet bağı olup olmadığının, estetik ameliyat olması gerekip gerekmediğini ve buna ilişkin giderin tespiti bakımından Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü hükümlerine göre rapor alınarak sonucuna göre karar vermek gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli bulunmamıştır.” (Yargıtay 17. HD. 30/04/2015 Tarih Esas No: 2013/20305 Karar No: 2015/6253)

Yukarıda belirttiğimiz gibi mahkemece aldırılan rapor ile tedavi görülen sağlık kuruluşu  tarafından verilen sağlık kurulu raporunda ki maluliyet oranları arasında aşırı bir oransızlık varsa mutlaka Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu’ndan yada Üniversitelerin Adli Tıp Bölümünde görevli adli tıp uzmanlarından oluşan bir kuruldan raporlar arasında çelişkiyi giderecek bir rapor aldırılmalıdır.

b)   Kusur tespiti 

Tazminat hesabında en önemli kriterlerden biride tarafların kusur durumudur. Trafik kazalarında işletenin ve zorunlu trafik sigortacısının sorumluluğu aracın sürücüsünün kusur ile doğru orantılıdır. Sürücü kusurlu ise işleten kusursuz tehlike sorumluluğu, sigortacı ise sözleşme ilişkisi nedeniyle doğan zarardan sorumluluğu doğacaktır. Bu nedenle hakim tarafların kusuru konusunda bir bilirkişi raporu almak durumundadır.

Ancak kaza tespit tutanağında davalı zarar verenin tam kusurlu olduğu  davacının ise herhangi bir kural ihlali olmadığı tespit edilmiş ise  resmi makamlarca tutulan kaza tespit tutanaklarının aksi sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden olduğundan bu belgenin aksini iddia eden ispat külfeti altındadır. Bu durumda, kaza tespit tutanağındaki tespitler aleyhine olan tarafa  kaza tespit tutanağına itirazı olup olmadığı itirazı varsa kusurlu tarafı belirleme açısından yapılacak bilirkişi incelmesi için gerekli bilirkişi ücretini yatırması için kesin süre verilerek, bu süre içinde bilirkişi ücreti ücret yatırılması durumunda bilirkişi incelmesi yaptırılmalı, bilirkişi ücreti yatırmamış ise  HMK 324. Maddesi gereği bilirkişi delilinden vazgeçmiş sayılarak, kaza tespit tutanağının aksi ispat edilemediğinden tutanağa itibar edilerek tazminat bu kusur durumuna göre hesap edilmesi gerekir.

Kaza tespit tutanağında her iki taraf içinde kusur belirlenmiş ise mahkeme tarafların Karayolları Trafik Kanunu çerçevesinde hangi tarafın hangi kuralları ihlal ettiği ve ne derece kusurlu bulunduğu belirlemelidir. Uzman bilirkişiden rapor alınmadan kaza tespit tutanağına dayanarak karar vermek mümkün değildir.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “6100 Sayılı HMK.’nun 266. (1086 Sayılı HUMK.’nun 275.) ve takip eden maddeleri uyarınca, mahkemece, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşü alınarak karar verilmelidir. Trafik kazalarında kusurun tespiti de uzman bilirkişi aracılığıyla yapılmalıdır.O halde mahkemece, trafik kusur uzmanı bilirkişiden ayrıntılı ve gerekçeli rapor alınıp, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu konuda rapora alınmaksızın eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi13.11.2014 Tarih ESAS NO:2013/12227 KARAR NO:2014/15925)

Kusurun belirlenmesinde,  varsa ceza dosyasında alınan kusur raporları,  tarafların delil listesinde bildirdiği olay anını gören görgü tanıkları beyanları ile olay mahallinde konusunda uzman bilirkişi ile yapılacak keşif neticesi alınacak rapor önem arz etmektedir.  Bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Kaza tespit tutanağı ve dosya üzerinden inceleme yapılarak hazırlanacak kusur raporları çoğu zaman yanılgılara neden olmaktadır. Olması gereken, olay mahallinde kaza tespit tutanağı ve kaza krokisi olay mahalline uygulanarak, yolun durumu, trafik işaretlemeleri dikkate alınarak varsa tarafların tanıklarının gösterime dayalı beyanları alınarak kazanın nasıl gerçekleştiği ve tarafların hangi kuralları ihlal ettiği tespit edilerek hazırlanacak  kusur raporu daha gerçekçi olacaktır.

Ceza dosyasında alınan raporda tespit edilen kazanın oluş nedeni ile hukuk mahkemesince alınan raporda kazanın oluş şekli farklı olmasından dolayı kusur oranları arasında farklılık varsa bu çelişki mutlaka giderilmelidir. Örneğin ceza mahkemesince alınan rapora zarar görenin asli kusurlu, sanığın yani hukuk davasında davalının tali kusurlu görülmesine rağmen, hukuk mahkemesince alınan raporda tam tersi zarar görenin tali zarar verenin asli kusurlu bulunması iki rapor arasında çelişki var demektir. Ancak kazanın oluş şekli ve asli ve tali kusur dağılımı yönünden farklılık yok ancak iki rapor arasında sadece kusur oranı yönünden bir fark varsa bu bir çelişki değildir. Hakim kendisi raporlardan birine itibar ederek, yada gerekçelerini açıklayarak, kazanın oluş şekline göre kusur oranlarını belirleyerek karar verebilir.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Ceza mahkemesince makine yüksek mühendisinden alınan bilirkişi raporunda davacı ve davalı sürücünün tali kusurlu olduğu, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ise asli kusurlu olduğu belirlenmiştir. Bu rapora istinaden verilen ceza mahkemesi kararında davalı sürücü alt sınırdan cezalandırılmıştır. Mahkemece dosyada makine yüksek mühendisinden alınan bilirkişi raporunda  davacının % 40, davalı sürücünün ise % 60 oranında kusurlu olduğu bildirilmiştir. Dosya kapsamında kaza tespit tutanağı, ceza dosyası kusur oranı ve mahkemece alınan kusur raporları arasında çelişki bulunduğu halde mahkemece, ceza dosyası da eklenmek suretiyle, İTÜ Karayolları Kürsüsü veya Karayolları Genel Müdürlüğü Fen Heyeti gibi kurumlardan seçilecek uzman bilirkişi kurulundan kusur dağılımına ilişkin, çelişkilerin giderilmesi yönünde gerekçeli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi13.11.2014 Tarih ESAS NO:2013/12046 KARAR NO: 2014/15712)

Ceza mahkemesi ile hukuk mahkemesi arasında ki ilişki açısından ceza mahkemesinin maddi olguyu tespit edip etmemesine göre değişmektedir. 818 sayılı BK 53 ve TBK 74. Maddesini bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Bir başka anlatımla ceza mahkemesi maddi bir olguyu tespit etmiş ise hukuk hakimini bağlayacaktır. Örneğin hukuk mahkemesinin dosyasında davalı taraf olan sanığın trafik kazasına hiç karışmadığı, kazaya karışan aracın sürücüsü olmadığı, zarar görenin kullandığı aracın yada sanığın kullandığı aracın kırmızı ışığı geçtiğinin tespiti, sanığın yada zarar görenin ters yola girdiğinin tespiti gibi maddi bir olgu tespiti olması durumunda verilen mahkumiyet kararı veya beraat kararı hukuk hakimini bağlayacaktır.

Ancak ceza mahkemesi sadece kusur değerlendirmesi yapmış ise verilen beraat kararı ve kusur raporu hukuk hakimini bağlamayacaktır. Örneğin iki taraflı oluşan trafik kazasında ceza mahkemesinde tarafların olası hızı, yoldaki durumu, kazanın oluş şekli gibi durumları değerlendirilerek taraflardan birini asli birini tali kusurlu görmesi yada sanığın kusursuz olduğu yönündeki tespiti bir maddi olgunun tespiti asla değildir. Bu bir kusur değerlendirilmesidir ve TBK 74. Maddesi gereği beraat kararı hukuk hakimini bağlamayacaktır. Bunun sonucu hukuk hakimi yeni bir rapor aldıracaktır.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi kusurun belirlenmesi açısından HMK 266. Maddesini yeniden yorumlanmıştır.  Bu düşünceye göre,  taraflardan  hangisinin trafik kuralı  ihlali yaptığı yada hangisinin hangi trafik kurallarını  ihlal ettiği hususunun tespiti uzmanlık istemekte olup  HMK  266. Maddesinde “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir.”  Düzenlemesi gereği bilirkişi raporu ile belirlenmelidir. Bu nedenle hakim kaza tespit tutanağı ile yetinerek karar vermesi doğru değildir.

Ancak hangi tarafın hangi trafik kuralını ihlal ettiği belirlendikten sonra kusur oranlarını belirlemek artık hakimin işidir. HMK 266. Maddesinde “Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.”Düzenlemesi gereği hakim, hangi tarafın hangi kural ihlalini yaptığı tespitine dayanarak tarafların kusur oranlarını gerekçesini yazarak belirleyecektir. Böylece aynı kural ihlaline dayalı iki rapor olmasına rağmen kusur oranları farklı gerekçesi ile defalarca  kusur raporu alınarak   yargılamanın uzamasının önüne geçilmiş olacaktır.  

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, 5271 sayılı CMK'nın 23.maddesinde belirtilen hükümlerden değildir. Bunun sonucu olarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar, CMK'nın 223.maddesinde sayılan hükümlerden olmadığından bu tür kararların yasa yararına bozulması durumunda yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için verilecek hüküm veya kararlarda lehe ve aleyhe sonuçtan söz edilemeyecektir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 03.05.2011 gün ve 2011/4-61, E., 2011/79 K; 06.10.2009 gün ve 2009/4-169 E, 2009/223 K sayılı ilamları)
  • Bu açıklamalar ışığında 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53.maddesine ilişkin değerlendirmeye gelince; "Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamıyla bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraat kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez." hükmünden anlaşılacağı üzere ceza mahkemesi kararının maddi olgu yönüyle kesinleşmiş olması gerekir. Eğer bu yönden kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı bulunmuyorsa, hukuk hakimini bağlayacak bir ceza mahkemesi kararından da söz etmek mümkün değildir. Somut olaya bakıldığında maddi olgunun belirlenmesi yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından, hukuk hakimini bağlamayacağının kabulü gerekir.(YHGK'nun 1.2.2012 gün 2011-19/639 E, 2012/30 K. sayılı ilamı).O halde mahkemece İstanbul Teknik Üniversitesi makine-trafik kürsüsünden ya da Karayolları Genel Müdürlüğü trafik-fen alanında uzman kişilerden oluşacak bilirkişi heyetinden ayrıntılı, gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınıp, davalı tarafın kusur durumuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde eksik incelemeye dayanılarak karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 07.04.2015 Tarih ESAS NO: 2013/19048 KARAR NO: 2015/5477)
  • “BK.53.maddesinde; "Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamıyla bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraat kararıyla de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez" şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre, hukuk hakimi kural olarak ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı değildir. Ancak; aynı olay nedeniyle ceza yargılamasında hükme dayanak yapılan maddi olgular ile bağlıdır. Dava konusu olayla ilgili olarak, taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/649 E. 2010/317 K. sayılı kamu davasında yargılanan  sürücü M. S.’in asli, sürücü S. A.’ın tali kusurlu olduğu kabul edilerek sanıkların cezalandırılmalarına karar verilmiş ise de, sanıkların temyizi üzerine 12. Ceza Dairesinin 11.07.2013 tarihli 2012/18932 E. 2013/18991 K. sayılı ilamıyla sanıklardan A kusuru bulunmadığından beraatine karar verilmesi için hüküm bozulmuştur. İş bu davada ise alınan bilirkişi raporuna dayanılarak  davalı Liberty Sigorta A.Ş. tarafından sigortalanan 06 PJ 971 plakalı araç sürücüsü Salih Aslan’ın %25 oranında kusurlu olduğu kabul edilerek hüküm kurulmuş ise de, mahkemece, ceza dosyasının kesinleşmesi beklenerek sanık Salih Aslan’ın hukuki durumuna göre sürücüsü olduğu aracın trafik sigortacısı davalı Liberty Sigorta A.Ş.’nin sorumluluğunun değerlendirilmesi için hükmün  bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 16/02/2015 Tarih ESAS NO: 2013/14833 Karar NO: 2015/2774)

c)Tazminat hesabı

Trafik kazası sonucu bedensel zararlardan kaynaklanan davalarda mahkeme, zarar gören davacının geçici ve sürekli iş görmezlik durumu ve oranı hakkında sağlık raporu aldıktan ve tarafların trafik kazası oluşumunda KTK göre ihlal ettiği kurallar çerçevesinde kusur oranları belirlendikten sonra konusunda uzman bir aktüer hesap bilirkişisine dosya tevdi edilerek zarar görenin talepleri kapsamında tazminat hesabı yapılacaktır.

Tazminat hesabında esas alınacak kriterler

Hükme esas alınacak bir hesap raporu hazırlamak için aktüer bilirkişisinin dikkat etmesi gereken zorunlu kurallar vardır. Bu kriterlere uyulmadığında o raporun hükme esas alınması kararın bozma nedenidir. Şimdi bu kriterleri inceleyelim.

a)   Karar  tarihine en yakın tarihlerdeki ölçütlerin kullanılması

Sorumluluk hukukunun temel amacı, bir kimsenin malvarlığında iradesi dışında meydana gelen eksilmeleri aynen veya nakden gidererek zarar görenin zarar verici olay sonucunda malvarlığında eksilen değer yerine nitelik veya nicelik yönünden eş bir değer koymaktır. Bu anlamda gerçek zararın belirlenmesi ve giderilmesi önem arz etmektedir. Cismani Zarar Halinde Lazım gelen Zarar ve Ziyan başlıklı 818 sayılı BK 46. maddesinin 2. fıkrası (6098 sayılı TBK m. 75) gereğince gerçek zararın belirlenmesi bakımından karar tarihine en yakın tarihlerdeki ölçütlerin kullanılması gerekmektedir. Buna göre mahkemece hüküm tarihine en yakın tarihte davacının bilinen kazancını ve yine bilinen asgari ücret tutarını belirleyerek bu verilere göre bilirkişiden ek rapor alınması gerekir(Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 17/03/2015 Tarih  Esas No: 2013/13939 Karar No: 2015/4396)

b)   Yaşam Tablosu

Ülkemizde, yargı ve sosyal güvenlik kurumlarının gelir bağlama işlemlerinde uzun yıllardan beri muhtemel yaşam süresini belirlemede Population Masculine Et – Feminine PMF-1931 Fransız yaşam (mortalite) tablosu kullanılmakta, yaşam süreleri bu tabloya göre belirlenmektedir. Bu tablonun yasal dayanağı, 506 sayılı Yasa’nın 22.maddesi olup, İş Kazalarıyla Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Hakkında 4772 sayılı Kanuna ek olarak (Çalışma Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından birlikte) hazırlanmış ve 1965 yılında yürürlüğe konulmuştur. 5510 sayılı yeni Sosyal Güvenlik Yasası’nda, yürürlükten kaldırılan 506 sayılı Yasa’nın 22.maddesi benzeri bir hüküm Bulunmamaktadır. Buna rağmen PMF tablosu 5510 sayılı yasadan sonrada uygulanmıştır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararı

  • “Mahkemece hükme esas alınan raporda bilirkişi tarafından CSO 1980 yaşam tablosu dikkate alınarak davacıların ve desteğin kaza tarihinden sonraki muhtemel yaşam süresi belirlenmiş ve %10 artış ve %10 iskonto yapılarak hesaplama yapılmıştır. Ancak karara esas alınan hesaplama, Hukuk Genel Kurulu'nun 1989/4-586 esas,1990/199 sayılı kararı ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına uygun değildir. Bu itibarla, Yargıtay kriterlerine uygun olarak Population Masculine Et – Feminine (PMF 1931)Tablosu esas alınarak davacı Murat'ın muhtemel yaşam süresinin belirlenmesi ile sürekli işgücü kaybı  zararının hesaplanması gerekirken tazminat esaslarına uygun olmayan yaşam süresine göre hesaplama yapılan bilirkişi raporunun hükme esas alınarak yazılı olduğu biçimde karar verilmiş olması doğru görülmemiştir. Aktüer raporunda aktif devre 65 yaşına kadar kabul edilerek asgari ücret üzerinden sürekli işgöremezlik zararı belirlendiği anlaşılmaktadır.Yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre 60 yaşına kadar aktif devre kabul edilmekte olup, 60 yaşını tamamladıktan sonra pasif devre zararı hesaplanması gerekirken bu husus göz ardı edilerek düzenlenen rapora göre karar verilmesi de  isabetli olmamıştır.” (Yargıtay 17. Hukuk dairesi 28.04.2015 Esas No:2015/1420 Karar No: 2015/6155)

Ancak yeni Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Genel şartların amacı 1. Maddenin birinci fıkrasında “13.10.1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca motorlu araç işletenlerine yüklenen hukuki sorumluluk için düzenlenen Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasına yönelik ilgililerinin hak ve yükümlülüklerine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesidir.” Şeklinde belirlenmiştir. Bu genel şartların ekinde Tazminat Hesaplamalarında Uyulacak Esaslar yeniden belirlenmiştir. Genel şartların 1. Maddesinin ikinci fıkrasında  “Bütün Genel Şartlar ekleriyle bir bütündür.” Demek suretiyle tazminat hesaplamada belirlenen usul ve esasların genel şartların bir bütünü olduğu ve uygulanması gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Aynı madde ve fıkrasının ikinci cümlesinde ise “Bu Genel Şartlar ve sigorta teminat limitleri kaza tarihi itibariyle uygulamaya esas alınır.” Demek suretiyle de genel şartlar ve eklerinin 01.06.2015 tarihinden sonraki trafik kazalarında uygulanacağı belirtilmiştir. Zorunlu mali sorumluluk sigortalarında poliçe limitlerinin de kaza tarihindeki limitlerin esas alınacağı ayrıca vurgulanmıştır.

01.06.2015 tarihinden sonra yürürlüğe girecek genel şartların ek-3 üçüncü bendinde ölüm tablosu olarak TRH 2010 tablosunun uygulanacağı ve tablonun belirli periyotlarda güncellenmesi durumunda kaza tarihindeki tablonun esas alınacağı belirtilmiştir.

c)   Geçici işgöremezlik süresi ve maluliyet oranı

Yukarıda belirttiğimiz gibi tazminat hesabında trafik kazası sonucu beden bütünlüğü zarara uğrayan kişi tedavi gördüğü süre ile iyileşeceği süre içinde işlerini göremeyeceği ve bu süre içinde normal hayatını sürdüremeyeceği bir gerçektir. Bu nedenle bu dönem içinde tam iş göremez olarak kabul edilip buna göre tazminat hesabında dikkate alınacaktır. Ayrıca zarar görenin varsa maluliyeti maluliyet oranı da zararın hesaplanmasında dikkate alınması gereken önemli kriterlerden biridir.

d)   Kusur oranı

Trafik kazalarına bağlı bedensel zararların tazminin de sorumluluğun belirlenmesinde en önemli kriter kusurdur. Örneğin zarar görenin tam kusurlu bulunduğu bir trafik kazasında zarar gören herhangi birinden herhangi bir tazminat talep edemeyecektir. Kısmi kusurluluk durumunda ise zarar gören kendi kusuru dışındaki kusur oranına göre sorumlulardan tazminat talep edebilecektir. Bu nedenle bedensel zararların hesabında kusur ve oranı önemli bir yer tutmaktadır.

e)   Zarar görenin geliri

Tazminatın hesaplanmasında esas alınması gereken kriterlerden biride zarar görenin geliridir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi zarar gören asgari ücretin üzerinde bir gelir elde ettiğini ispatlayamadığı sürece geliri tazminat hesap raporunun hazırlandığı tarih itibarı ile geçerli net asgari ücret olacaktır.

Yargıtay kararlarıyla, asgari ücretlerin uygulanma şartları belirlenmiş ve bazı ilkeler ortaya çıkarılmıştır.

1) Maddi tazminat hesapları yapılırken, en son bilinen ücret unsurlarının hesaplamada gözetilmesi gerektiğinden, hüküm gününe en yakın güne kadar yürürlüğe giren tüm asgari ücretlerin uygulanması gerekir. Daha önce bir veya birkaç hesap raporu verilmiş olsa bile, dava bitinceye kadar yürürlüğe giren asgari ücretler için yeniden ek rapor alınması zorunludur.

2) Asgari ücret, kamu düzeni ile ilgili olduğundan, davanın her aşamasında uygulanması zorunludur. Bozmadan sonra dahi asgari ücretlerde artış olmuşsa, yeniden tazminat hesabı yapılması gerekir.

3) Hakim, bir istek olmasa dahi, yargılamanın her aşamasında asgari ücret artışlarını doğrudan dikkate almakla yükümlüdür.

4) Davacı, bilirkişi raporuna itiraz etmemiş olsa dahi, sonradan yürürlüğe giren asgari ücretlerin uygulanması kamu düzeni gereği ve zorunlu olduğundan, davalı yararına usuli kazanılmış hak oluşmaz.

5) Hüküm verilinceye kadar yürürlüğe giren yeni asgari ücretlerin uygulanması zorunluluğu nedeniyle, istemle bağlılık ve kazanılmış hak ilkeleri uygulanmaz.

6) Bozma kararından sonra asgari ücretlerde bir artış olmuşsa, bu artışların da hesaplamada göz önünde tutulması gerekir; ancak, davacının temyiz başvurusu yoksa, yeniden hesaplanacak tazminat tutarı önceki davadaki miktarı geçemeyecektir.

Davacı zarar gören, trafik kazasının olduğu tarihte asgari ücret üzerinde bir gelirinin olduğunu iddia ediyorsa bunu ispat etmek durumundadır. Böyle bir iddia varsa hakim sunulan deliller ile birlikte zarar gören bir iş yerinde çalışıyorsa maaş bordrosu istenmelidir. Belirli bir işyerinde çalışmaksızın serbest bir meslek icra ettiği iddia ediliyorsa vergi kayıtları, ekonomik sosyal durum araştırması ve tanık beyanları ile asgari ücretin üzerinde gelir elde edildiği ispat edilebilir.  Sadece beyana dayanan  ekonomik ve sosyal durum araştırması kişinin gelirini belirlemede yeterli değildir. Bunun tanık beyanları, vergi kayıtları tapu kayıtları ile desteklenmesi gerekir. Örneğin çiftçilik yaptığını, hayvan beslediğini iddia eden kişi tapu kaydı ve hayvan beslediğine dair diğer kayıt ve belgeleri sunması gerekir.

01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları Ve Tazminat Hesaplama Esasları gelirin belirlenmesinde de büyük değişiklikler getirmiştir. Belgelendirilmesi durumunda kişinin vergilendirilmiş geliri hesaplamalarda esas alınacaktır. Vergilendirilmiş gelir tutarı hususunda bir belge sunulmaması durumunda asgari ücret üzerinden hesaplanacaktır. Bu durum pasif dönemin hesaplanmasında da esas alınacaktır. Bir başka anlatımla yeni genel şartların uygulanması ile birlikte artık ekonomik ve sosyal durum araştırması ve tanık anlatımları yada odalardan gelecek gelir durumu yazıları dikkate alınmayacaktır. Zarar görenin asgari ücret üzerinde gelir elde ettiğini iddia ediyorsa  kaza tarihi itibarı ile vergisini ödediği gelir tutarı belgeler ile ispat edecektir. Belge sunamaması durumunda geliri tazminat hesap tarihinde ki asgari ücret kişinin geliri olarak kabul edilecektir.

f)    Bakıcıya ihtiyaç olup olmadığı ve bakıcı giderleri

Zarar gören bir bakıcıya muhtaç olacak şekilde yaralanmış olabilir. Öncelikle sağlık raporu içinde zarar görenin geçici bir süre yada ömür boyu bakıcıya muhtaç olup olmayacağı uzman kişilerce belirlenecektir. Bu raporda bakıcıya ihtiyaç olduğu belirtilmiş ise zarar görenin maluliyet durumu, bakıcıya ihtiyaçlık durumu dikkate alınarak bakıcı gideri hesaplanacaktır.

Yeni gelen şartlarda bakıcı giderlerinin de hangi kriterlerle hesaplanacağı göster

  Maluliyet Oran Aralığı                     Asgari Net Ücrette Uygulanacak

0-69

0

70-79

50

80-89

75

90-100

100

Görüldüğü gibi asgari ücret baz alınarak zarar görenin maluliyet oranına göre bakıcı gideri hesaplanacaktır. Buna göre 0-69 maluliyet durumunda hiçbir bakıcı gideri talep edilemeyecektir. 70-79 aralığında asgari ücretin %50’si, 80-89 aralığında asgari ücretin %75’i ve 90-10 aralığında asgari ücretin tamamı üzerinden bakıcı gideri hesaplanacaktır.

Tazminattan İndirim Sebepleri

a)   Zarar görene  yapılan ödeme

Zarar görene yapılan ödemeleri davadan önce yapılan ödemeler ve dava açıldıktan sonra yapılan ödemeler şeklinde ikiye ayırarak incelmekte fayda bulunmaktadır.

Dava tarihinden önce bir ödeme yapıldığı belgesi ile ispatlanmış ise yapılacak ilk iş, ödeme tarihi itibariyle yapılan ödemenin yeterli yada yetersiz olup olmadığının belirlenmesidir. Bunun için ödeme tarihindeki veriler dikkate alınarak yapılacak hesaplama sonucu bulunacak tutar ile ödeme miktarının karşılaştırılarak, ödemenin yeterli bulunması halinde, bir başka anlatımla ödemenin yapıldığı tarih itibarı ile geçerli verilere göre hesaplanan tazminatı yapılan ödeme tamamen karşılıyorsa zarar görenin zararı karşılanmış borç ibra edilmiş sayılır ve ibra nedeni ile davanın reddine karar verilmesi gerekir. Şayet ödemenin yetersiz olduğu anlaşılırsa bu kez karar tarihine en yakın veriler dikkate alınarak tazminat hesaplanmalı ve zarar ve yararın denkleştirilmesi ilkesi gereğince davalı tarafından yapılan ödemeye hesaplama yapıldığı tarihe kadar geçen süre için yasal faiz uygulanarak, hesaplanan tutardan mahsup edilmeli ve kalan miktar tazminat olarak hüküm altına alınmalıdır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 111. maddesi uyarınca tazminat miktarlarına ilişkin olup da yetersiz veya fahiş olduğu açıkça belli olan anlaşmalar veya uzlaşmalar yapıldıkları tarihten itibaren 2 yıl içinde iptal edilebilirler. Yasa’nın bu hükmünden yararlanmak için ibra belgesinin iptalinin açıkça ve ayrıca istenmesine gerek olmayıp, dava sırasında bu husus ileri sürülebileceği gibi, yapıldığı tarihten itibaren 2 yıl içinde hükümlerinin kabul edilmediğine ilişkin bir irade açıklaması da yeterlidir. Bu düzenlemeye göre açılan dava süresinde olup mahkemece yapılacak iş, ilk önce ödeme tarihi itibariyle yapılan ödemenin yetersiz olup olmadığının belirlenmesidir. Bunun için ödeme tarihi verileri dikkate alınarak yapılacak hesaplama sonucu bulunacak tutar ile ödeme miktarının karşılaştırılarak, ödemenin yeterli bulunması halinde ibra nedeni ile davanın reddine karar verilmesi gerekir. Şayet ödemenin yetersiz olduğu anlaşılırsa bu kez karar tarihine en yakın veriler dikkate alınarak tazminat hesaplanmalı ve zarar ve yararın denkleştirilmesi ilkesi gereğince davalı tarafından yapılan ödemeye hesaplama yapıldığı tarihe kadar geçen süre için yasal faiz uygulanarak, hesaplanan tutardan mahsup edilmelidir. Mahkemece, yazılı şekilde eksik inceleme ile rapor tarihindeki veriler esas alınarak tazminat belirlenmesi ve ödeme miktarının aynen mahsubu sonucunda bulunan tazminat tutarına hükmedilmesi doğru olmamıştır.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi11.12.2014 Tarih ESAS No: 2014/20551 KARAR NO: 2014/18211)

Ödemeler dava açıldıktan sonra yapılmış ise o zaman sadece hesaplanan tazminat miktarından ödenen miktar mahsup edilir. Bu durumda bir güncelleme yapılmaz.

Ödemenin müteselsil sorumluların zarar gören alacaklıya karşı durumları (dış ilişki) ve müteselsil sorumluların kendi aralarında ki (iç ilişki) etkisini de incelemekte fayda vardır. 

Müteselsil borçlulardan birinin zarar görene ödeme yapması durumunda diğer borçlulara etkisi TBK 166. Maddesinde “Borçlulardan biri, ifa veya takasla borcun tamamını veya bir kısmını sona erdirmişse, bu oranda diğer borçluları da borçtan kurtarmış olur. Borçlulardan biri, alacaklıya ifada bulunmaksızın borçtan kurtulmuşsa, diğer borçlular bundan, ancak durumun veya borcun niteliğinin elverdiği ölçüde yararlanabilirler. Alacaklının borçlulardan biriyle yaptığı ibra sözleşmesi, diğer borçluları da ibra edilen borçlunun iç ilişkideki borca katılma payı oranında borçtan kurtarır.”  Şeklinde düzenlenmiştir.

TBK 168. Maddesin de “Diğerlerine rücu hakkına sahip olan borçlulardan her biri, ifa ettiği miktar oranında alacaklının haklarına halef olur. Alacaklı diğerlerinin zararına olarak borçlulardan birinin durumunu iyileştirirse, bunun sonuçlarına katlanır.” Şeklinde düzenlemesi ile müteselsil borçlulardan her biri borcu ödediği miktarda alacaklının haklarına halef olur ve bu oranda diğer müteselsil borçlulara kusurları oranda  rücu edebilir. Ancak alacaklı müteselsil borçlulardan biri ile yaptığı sözleşme ile diğer borçluların durumunu ağırlaştırırsa, bir başka anlatımla diğer borçluların zararına anlaşma yaparsa alacaklı bunun sonuçların katlanmak durumundadır. Yasa koyucunun müteselsil borçlular arasındaki bu hassasiyeti TBK 165. Maddesinde “Kanun veya sözleşme ile aksi belirlenmedikçe, borçlulardan biri kendi davranışıyla diğer borçluların durumunu ağırlaştıramaz.”  Şeklinde bir kez daha vurgulamıştır. Ödeme ve feragat müteselsil borçlular arasında  şu sonuçları ortaya çıkarır.

a)    Müteselsil borçlulardan biri borcu ödediği miktarda diğer müteselsil borçluları ödeme miktarı kadar borçtan kurtarır.

b)   Müteselsil borçlulardan biri kendi kusuruna isabet eden miktardan fazla bir ödeme yapmış ise rücu hakkına sahip olmak kaydı ile diğer kusur sorumlularına kusurları oranında rücu edebilir. Çünkü fazla ödemesi ile alacaklıya halef olur.

c)    Alacaklı müteselsil borçlulardan biri ile diğer müteselsil borçluları zarara uğratacak anlaşma yapmış ise bunun sonuçlarına katlanacaktır. Örneğin alacaklı, sürücü ile bir ibra anlaşması yapmış, yada sürücüye açmış olduğu davasından feragat etmiş ve alacaklı bakiye alacağı için işletenden bir talepte bulunmuş yada açılan davada işleten yönünden davaya devem ettiğini belirtmiş ise alacaklı, işletenin sürücüye rücu imkanını yapılan feragat veya ibra ile ortadan kaldırdığı için bunun sonucuna katlanmak durumundadır. Müteselsil sorumlulardan biri hakkındaki davadan feragat edilmesi diğer rücu hakkına sahip müteselsil sorumlular yönünden de teselsülden feragat niteliğini taşır ve böylece müteselsil sorumlu olan diğer davalıları da sorumluluktan kurtulmuş olur. Bir başka anlatımla artık alacaklı bakiye alacağının kaldığı iddiası ile işletene başvuramayacaktır. Çünkü alacaklı rücu hakkına  sahip diğer müteselsil borçlu olan işletenin zararına bir anlaşma yapmıştır ve alacaklı sürücü ile yaptığı ibra anlaşması ve alacağından feragat sözleşmeleri ile işleteni  borçtan kurtarmıştır.

d)   Alacaklı  işleten hakkında ki davasından feragat ederse, sürücü ve sigorta şirketi yapılan ödeme miktarı kadar borçtan kurtulur. Çünkü burada işleten hakkında feragat, sürücünün sonradan yapacağı kalan ödeme nedeniyle  işletene ve sigorta şirketine rücu hakkı olmadığından ne sürücü ne de sigortacı aleyhine bir feragat sayılmaz ve feragat sadece ödeme miktarı kadar sürücüyü ve sigortacıyı borçtan kurtarır.

e)    Davacı alacaklı sigortacının belirli ödemesi nedeniyle bu davalıya açtığı davadan feragat ederse, bu feragat nedeniyle işletenin sigortacıya rücunu önleyecek nitelikte olması nedeniyle alacaklı buna katlanacaktır. Böylece işleten yönünden poliçe limiti kadar  davasından feragat etmiş sayılır. Çünkü sigortacıdan feragatle alacaklı işletenin durumunu ağırlaştırmıştır. Ancak aynı şey sürücü için geçerli değildir. Sigorta şirketi tarafından karşılanmayan tazminatın sürücü tarafından karşılanması durumunda ne işletene ne de sigorta şirketine rücu hakkı bulunmadığından sigortacıdan feragat sürücünün durumunu ağırlaştırmadığından sürücü ancak ödeme miktarı kadar borçtan kurtulur. (Yargıtay 4. Hukuk dairesi E: 2005/8892 K: 2006/8740 T: 19.7.2006)

Konuyla İlgili Yargıtay Kararı

  • “Dava, trafik kazasından kaynaklanan yaralanma ve araç hasarı nedeniyle açılan tazminat davasında unutulan faizin tahsili istemine ilişkindir. Dava, kazaya karışan aracın işleteni ile olaya tam kusuru ile sebebiyet veren sürücüye karşı açılmıştır. Davacı vekili yargılama aşamasında olaya tam kusuru ile sebebiyet veren davalı sürücü hakkındaki davadan feragat etmiştir. Mahkemece yargılamaya devam olunarak araç işleteni diğer davalı hakkındaki istemin kabulüne karar verilmiştir. Borçlar Yasasının 147/2. maddesi gereğince alacaklı, diğerlerinin zararına olarak müteselsil borçlulardan birinin vaziyetini iyileştirdiği takdirde bu fiilin sonuçlarına şahsen katlanır. Davacı, müteselsil sorumlulardan sürücü hakkındaki davadan feragat ederek diğer sorumlu şirketin hakkındaki davadan feragat edilen sürücüye kusuru oranında rücu hakkını ortadan kaldırmıştır. Müteselsil sorumlulardan biri hakkındaki davadan feragat edilmesi diğer müteselsil sorumlu yönünden de teselsülden feragat niteliğini taşır ve böylece müteselsil sorumlu olan diğer davalı da sorumluluktan kurtulmuş olur. O halde müteselsil sorumlu şirket hakkındaki davanın da reddedilmesi gerektiğinin gözetilmemiş olması..”(4.HD.04.10.2007 Tarih E.2006/11591 K. 2007/11606)
  • Borçlar Kanunu'nun 51. maddesi, müşterek ve müteselsil sorumluluğu ortak kusura göre değil, farklı hukuksal nedenlere bağlamıştır. Eksik teselsül olarak da bilinen bu düzenleme gereğince haksız eylem sorumlusu zarar görenin zararını karşılamışsa, bunu kimseye rücu edemeyecektir. Yasadan dolayı sorumlu olan kişi, zarar görenin zararını ödemişse haksız eylem sorumlusuna rücu edebilecektir. Eldeki davada ise davacıların zararının karşılandığına ilişkin bir iddia olmadığı gibi feragat edilen davalı Fuat aracın işleteni, diğer davalı olan sürücü Osman haksız eylemi gerçekleştiren kişi olup araç sürücüsünün işletene rücu hakkı bulunmamaktadır. Rücu hakkı olmadığına göre iç ilişkide durumunun ağırlaştırılması söz konusu olamaz. İşletenin araç sürücüsüne rücu hakkı vardır. Haksız eylemi gerçekleştiren sürücünün işletene rücu hakkı olmadığından ve iç ilişkide davacıların işleten hakkındaki feragati sürücünün durumunu ağırlaştırmadığından davalı sürücü hakkındaki davanın B.K.'nun 147/2. maddesi uyarınca reddedilmiş olması doğru değildir. Şu durumda, davalı Osman yönünden işin esası incelenip sonucuna göre karar verilmelidir. Yerel mahkemece, açıklanan yönler gözetilmeyerek yerinde olmayan gerekçeyle yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğindenkararın bozulması gerekmiştir. (4.HD.29.9.2009 Tarih E. 2009/3099 K. 2009/10393)

b)   Müterafik Kusur

Türk Borçlar Kanunu'nun 52. maddesi hükmüne göre zarara uğrayan, zarar doğuran eyleme razı olmuş veya kendisinin sebep olduğu hal ve şartlar zararın meydana gelmesine etki yapmış veya tazminat sorumlusunun durumunu diğer bir surette ağırlaştırmış ise, hakim, tazminat miktarını hafifletebilir. Örneğin davacının motosiklete kasksız olarak binmesi, sürücünün sarhoş olduğunu bile bile binmesi gibi. Bu durumlarda Yargıtay 17. Hukuk Dairesi uygulamalarında özel durumlar ayrık olmak üzere mütefarik kusur indiriminin %20 olması gerektiğini kabul etmişlerdir.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Dosya kapsamından davacı sürücünün motosiklete kasksız bindiği ve kazanın davacıda işitme kaybı, görme kaybı ve diğer arazlara neden olduğu anlaşılmaktadır.Borçlar Kanunu'nun 44/1. maddesi hükmüne göre zarara uğrayan, zarar doğuran eyleme razı olmuş veya kendisinin sebep olduğu hal ve şartlar zararın meydana gelmesine etki yapmış veya tazminat ödevlisinin durumunu diğer bir surette ağırlaştırmış ise, hakim, tazminat miktarını hafifletebilir. O halde, davacının motosiklete kasksız olarak binmesi nedeniyle müterafik kusurlu olup olmadığı ve hesaplanan tazminat tutarından BK’nun 44. maddesi gereğince indirim yapılması gerekip gerekmediği hususu tartışıldıktan sonra bir karar verilmesi gerekirken, bu hususlar karar yerinde değerlendirilmeksizin verilen hüküm doğru bulunmamıştır.”(YARGITAY   17. Hukuk Dairesi 22.12.2014 Tarih ESAS NO:2013/13507 KARAR NO:2014/19104)
  • "Zararın meydana gelmesinde veya artmasında mağdurun da kusurunun bulunması halinde sözkonusu olan müterafik kusur Borçlar Kanunu'nun 44. maddesinde (6098 sayılı TBK 52) düzenlenmiştir. Mağdurun kusurunun zararın meydana gelmesinde başlıca etken olması halinde zarar verenin sorumluluğunun kalkması sözkonusu olabileceği gibi belirlenen kusura göre zarar ve ziyandan indirim yapılmasını da gerektirebilir. Müterafik kusur indiriminde her somut olayın özelliğine göre olayın meydana geliş tarzı ve zararın artmasında zarar görenin kusurlu davranışının sonuca etkisi değerlendirelerek uygun oranda bir indirim yapılmasını gerektirir. Yapılan soruşturma sırasında alınan ifadelerden ve kazaya ilişkin belgelerden davacının, sigortalı kamyonetin kasasında seyahat ettiğinin anlaşılması karşısında mahkemece, bu savunma üzerinde durularak BK’nın 44. maddesi uyarınca, davacının müterafik kusuru nedeniyle tazminattan indirim yapılmasının gerekip gerekmediği hususunda karar yerinde tartışılıp değerlendirilerek karar verilmesi gerekirken…” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi15.10.2014 Tarih ESAS NO    : 2013/11304 KARAR NO:2014/13346)
  • "Bu durumda mahkemece, somut olayın özelliği ile hakkaniyete uygun biçimde, Dairemiz'in uygulamalarıyla benimsenen % 20 oranında müterafik kusur indirimi ile tazminatın belirlenmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde hüküm verilmiş olması doğru görülmemiştir."(Yargıtay 17. HD. 13.10.2016 Tarih 2014/17387 Esas, 2016/9499 Karar)

c)   Hatır Taşıması

Hatır taşımaları bir menfaat karşılığı olmadığı cihetle, bu gibi taşımalarda TBK.nun 52. maddesi uyarınca tazminattan uygun bir indirim yapılması, gerek öğretide gerekse Yargıtay İçtihatlarında benimsenmiş ve yerleşmiş bulunmaktadır. Bu nedenle taşımanın hatır için olup olmadığı, tarafların yakınlığı, varsa hatır için taşımanın kimin arzusu ve ne amaçla yapıldığı, olayın özel şartlarının göz önüne alınarak TBK'nun 51. ve 52. maddeleri uyarınca, olayda hakkaniyet indirimi yapılıp yapılmayacağı, hangi nedenle ne oranda yapılacağı hususunda taraf delilleri tartışılıp değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Hatır taşıması indiriminden zarar görenin taşındığı yani yolcu olduğu aracın sürücüsü, işleteni ve ZMSS yararlanır. Kazaya karışan diğer araç sürücüsü, işleteni ve ZMSS faydalanamaz. Hatır indirimi hesaplanan tazminat üzerinden belirli bir oran üzerinden yapılır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin uygulamalarında bu oranı özel durumlar ayrık olmak üzere %20 olarak belirlemiştir.  Hakim hatır indirimi yapma ve yapmama gerekçelerini  kararda mutlaka göstermelidir..

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Dava konusu olayla ilgili olarak, .. Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararıyla sonuçlanan 2012/42350 sayılı soruşturma dosyasında, trafik kazası akabinde alınan davacı H. A’un ve davalı sürücü M K’ın karakol ifadelerinden, davacı yolcu Hüseyin’in pidecide motosikletle pide servisi işine başladığı, aynı işyerinde aynı görevle çalışan sürücü M. K. ile birlikte motosikletle pide dağıtımı yaptıkları sırada kazanın olduğunu beyan ettikleri anlaşılmıştır. Bu halde davacının motosiklette hatır için taşınmadığı anlaşıldığından mahkemece davacının salt yolcu olması nedeniyle hatır taşıması indirimi yapılması doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir.”(YARGITAY17.Hukuk Dairesi 13.04.2015  Tarih Esas No: 2015/2836 KARAR NO: 2015/5759)
  • “Somut olayda, sigortalı araç, bir rent a car firmasından dava dışı Metin tarafından kiralanmış, komşuları olan davacılar ile birlikte düğün merasimine giderken dava konusu kaza meydana gelmiştir. O halde mahkemece, yaralanan küçüğün araçta hatır için taşındığının kabulü ile olayın özel şartlarına göre uygun miktarda hatır taşıması indirimi yapılması gerekirken aynı kazaya ilişkin görülen daha önceki dosyada hatır taşıması savunması yapılmadığı gerekçesiyle indirim talebinin reddi hatalı olup hükmün bozulması gerekmiştir.”(Yargıtay17.Hukuk Dairesi 06/04/2015 Tarih ESAS NO: 2013/16185 KARAR NO: 2015/5413)
  • “Davalı sigorta şirketi vekili, davacının, müvekkiline trafik sigortalı araçta hatır için taşındığını, bu nedenle tazminattan indirim yapılması gerektiğini savunmuştur. Hakim, tazminattan mutlaka indirme yapmak zorunda değilse de bunun dahi gerçekleşmesini kararında tartışması ve nedenlerini göstermesi gerekir. Trafik hukukuna ilişkin öğretide bu konuda bir kavram birliği  olmadığı  gözlemlenmekte,  ancak  "Hatır için ücretsiz taşıma" ve "aracın hatır için ücretsiz kullandırılması" tamlamalarının benimsendiği görülmektedir. Hatır taşımaları bir menfaat karşılığı olmadığı cihetle, bu gibi taşımalarda BK'nun 51. maddesi uyarınca tazminattan uygun bir indirim yapılması, gerek öğretide gerekse Yargıtay İçtihatlarında benimsenmiş ve yerleşmiş bulunmaktadır. Bu itibarla, bu savunma üzerinde durularak mahkemece, taşımanın hatır için olup olmadığı, tarafların yakınlığı, varsa hatır için taşımanın kimin arzusu ve ne amaçla yapıldığı, olayın özel şartlarının göz önüne alınarak BK'nun 43. ve 44. maddeleri uyarınca, olayda hakkaniyet indirimi yapılıp yapılmayacağı, hangi nedenle ne oranda yapılacağı hususunda taraf delilleri tartışılıp değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu savunma üzerinde durulmadan eksik inceleme ile yazılı olduğu gibi hüküm kurulması doğru değildir.” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi6.11.2014 Tarih ESAS NO: 2014/15291 KARAR NO: 2014/15197)

d)   SGK tarafından ödenen rücuya tabi ödemeler

01 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 55. Maddesine göre; destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacak, kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemeyecek, zarar veya tazminattan indirilemeyecektir. Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanacaktır.

Bu maddede sözü edilen, kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 39. ve 21.maddesine göre tespit olunacaktır. 39. maddeye göre; üçüncü bir kişinin kastı nedeniyle meydana gelen maluliyet ve ölüm hallerinde bağlanacak aylıkların ilk peşin sermaye değerinin yarısı maddi zarar hesabından indirilecek, kasti eylemler dışında, örneğin taksirli fiiller sonucu meydana gelen malullük ve ölüm hallerinde yapılan ödemeler ve bağlanan aylıklardan dolayı bir indirim söz konusu olmayacaktır. Bir başka ifadeyle; maddi tazminat hesabında kurumca bağlanan gelirlerin rücu edilebilecek kısmı tazminattan indirilecek, rücu edilmeyen kısmı indirilemeyecektir. Nitekim; Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin tarihli bir kararında; maddi tazminat hesabında kurumca bağlanan gelirlerin ilk peşin değerinin “rücu edilebilecek kısmının” indirilmesi gereğine işaret edilmiştir. (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin; 13.09.2012, E-K:2012/13182-14603) Ayrıca 5510 sayılı yasanın 21. maddesinin dördüncü fıkrasında "İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir." ifadesi ile trafik kazasında madur olan kişi yani zarar gören işini yaptığı sırada üçüncü bir kişinin kusuru neticesi beden bütünlüğü zarar görmüş ve maluliyet nedeniyle zarar gören işçiye SGK bir ödemede bulunmuş ise yada işini yapması sırasında üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle trafik kazası neticesi ölen kişinin yakınlarına bir ödeme bulunulmuş ise SGK bu 21/4 maddesi gereği kusurlu üçüncü kişiye  kusuru oranın da rücu edecektir. Ne miktarda rücu edileceği de madde metninde açıkça vurgulanmıştır. Sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı rücu edilecektir. Bu nedenle trafik kazası nedeniyle zarar görenlerin kusurlu üçüncü kişilere ve bunların zorunlu sigortacısına karşı açtığı, bedensel (cismani) tazminat ve destek tazminat davalarında iş kazası nedeniyle SGK tarafından sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı kadar hesaplanan tazminattan düşülecektir. Bunun amacı kusurlu üçüncü kişinin hem zarar görenlere hemde SGK'na aynı zarardan dolayı iki kez ödeme yapmasını ve bir noktada zarar görenin de bu miktarda sebepsiz zenginleşmesini önlemektir.

Bu nedenle öncelikle trafik kazasının bir iş kazası olup olmadığına karar verilecek, eğer trafik kazası bir iş kazası ise SGK'na bir yazı yazılarak zarar görenlere bir ödeme yapılıp yapılmadıığı ve rücuya tabi olup olmadığı sorulacak ve gelen cevap sonucu eğer ödeme yapılmış ve rücuya tabi ise 5510 sayılı yasanın 21/4. maddesine göre yarısı hesaplanan tazminattan indirilecektir.

Bizim tavsiyemiz gerek bedensel zararların gerekse destek zararlarının tazmini davalarında açılır açılmaz tensip ile birlikte SGK'na yazı yazılarak rücuya tebi ödeme yapılıp yapılmadığı konusunu açıklığa kavuşturmaktır.  

e)   Zorunlu tedaviden kaçınma

Trafik kazası nedeniyle bedensel bütünlüğü bozulan ve bu nedenle sağlık kuruluşunda ki tedavisi tamamlanıp taburcu olduktan sonra belirli periyotlarla ameliyat yada ameliyatlar olması gereken kişiler yada belirli tedavileri düzenli yapması gereken kişiler bu ameliyattan ve tedaviden kaçınırsa bu nedenle bedensel zararda artma varsa yada bedensel zararda olası azalmalar olmamış ise hakim zarar görene ödenecek tazminatı belirlerken bu durumu değerlendirerek makul bir indirim yapacaktır. Çünkü TBK 52. Maddesi gereği zarar gören zararının artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir.

Trafik kazalarından doğan zararlarda sorumluluğun niteliği

Karayolları Trafik Kanunun 85  maddesiBir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.”  Aynı yasanın 88. Maddesinde ise“Bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur.”  Düzenlemesi  ile motorlu araçların işletilmesi neticesi üçüncü kişinin zarar görmesi durumunda o aracın işleteni, aracın sürücüsü ve varsa teşebbüs sahibinin müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğu ayrıca birden fazla kişinin zararı tazminat ile yükümlü olması durumunda zarar görene karşı müteselsil sorumlu oldukları belirtmiştir. Bu haliyle Karayolları Trafik Kanunu trafik kazaları neticesi doğacak zarar sorumluluğunda müteselsillik esasını benimsemiştir.

Yine TBK 61. Maddesinde “Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır.”  demekle birden  çok kişi aynı zarardan aynı sebeple yada çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu olabileceği vurgulanmıştır. Bu durum iki veya daha çok kişinin şahsında sorumluluğun ya da herhangi bir tazminat yükümlülüğün şartlarının gerçekleşmesi halinde söz konusu olur. İşte bu tür durumlarda sorumlular hakkında müteselsil sorumluluk hükümleri uygulanacaktır.

TBK 61. Maddesine göre müteselsil sorumluluk ya aynı sebebe ya da değişik sebeplere dayanabilir.  

Birden çok kişinin zararı tazmin yükümlülüğü doğması durumunda, zarar verenlerle zarar gören arasında ki ilişki önem kazanmaktadır. Zarar verenlerle zarar gören arasındaki ilişkiye dış ilişki denir. Dış ilişki zarar görenin uğramış olduğu zararın tazminini zarar verenlerden hangi esaslara göre talep edeceği sorunu ile ilgilidir. Zarar verenler arasındaki ilişkiye ise iç ilişki adı verilir. İç ilişkide zararın tazmininden sonra zarar verenlerin birbirleriyle olan ilişkileri özellikle rücu ilişkisi, yani hangi zarar verenin zararın hangi kısmını kesin olarak üstleneceği, zararın zarar verenler arasında nasıl paylaşılacağı söz konusu olur.

1-    Dış İlişki (Zarar verenlerin zarar görene sorumluluğu)

Türk Borçlar kanunun müteselsil borçluluk ve  dış ilişki de borçluların sorumluluğu başlıklı 163/1. Maddesi  “Alacaklı, borcun tamamının veya bir kısmının ifasını, dilerse borçluların hepsinden, dilerse yalnız birinden isteyebilir.”  demeklezarar  görenin, zarar verenlere karşı durumunu düzenlemiştir. Buna göre zarar gören tazminatın tamamını dilediği takdirde zarar verenlerin tamamından talep edebileceği gibi bir kısmından veya sadece birinden de talep edebilir. Burada yasa koyucu zarar görene, tazminatın tamamının zarar verenlerden yalnız birine karşı ileri sürebilmesi imkanı sağlamıştır. Böylece zarar gören tazminat davasını en sağlam ispat  araçlarına sahip olduğu zarar verene karşı açabileceği gibi böyle bir davayı tazminatı ödeme gücü en fazla olan zarar verene karşı da açabilir. Bu  sayede zarar gören zarar verenlerden her birini ayrı ayrı dava edip sayısız zahmetlere katlanacağı yerde tamamı aleyhine açacağı bir tek dava ile de kolayca sonuca ulaşabilir. Zarar verenlerden biri tazminatın tamamını ödediği  takdirde borç ortadan kalkar dolayısıyla zarar gören öyle bir halde artık diğer zarar verenlerden tazminat talep edemez.

Zarar verenlerin zarar gören karşısındaki durumlarına gelince; tazminat  yükümlülerinden  her biri zarar görene tazminatı ödemek zorundadır. TBK madde 163/2 ye göre “Borçluların sorumluluğu, borcun tamamı ödeninceye kadar devam eder.”Düzenlemesi karşısında zarar verenlerin sorumluluğu tazminat borcunun tamamı ödenince kadar devam edeceğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Dava edilen zarar veren tazminatın diğer zarar verenlerden istenmesini gerektiğini ileri süremez. Böyle bir savunma müteselsil sorumluluğun niteliği ile bağdaşmaz. Zira dava edilen zarar veren de dahil zarar verenlerin tümü tazminatın tamamından sorumludur. Buna karşılık zarar verenlerden birinin borcunu ifa ve takas yoluyla sona erdirdiği oranda  diğer zarar verenler bundan yararlanır ve bu oranda borçtan kurtulur. Davalı tazminatın tamamını ödediği taktirde  diğer zarar verenlerin de tazminat ödeme borcu sona erer.  (TBK  163/2, 166/1)

2-   İç ilişki (zarar verenlerin birbirine karşı rücu ilişkisi)

Rücu ilişkisini düzenleyen iç ilişki, zarar ve tazminatın müteselsil sorumlular arasında kesin ve nihai olarak paylaştırması ile ilgilidir. Rücu ilişkisi TBK 62. Maddesinde “Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur. Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olur.”Demekle bu maddede müteselsil sorumlulardan her biri tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödediği taktirde diğer müteselsil sorumluya ve sorumlulara hangi esaslar içinde rücu edeceğini düzenlemektedir. Hemen  belirtelim ki rücuda teselsül değil pay  esası geçerlidir. TBK 62. Maddesinde sorumluluk hukuku yönünden rücu ilişkisini, TBK 167 sözleşmeye dayalı rücu ilişkisini ve KTK 88/2 ise araç işletenlerin sorumluluk ilişkilerini düzenlemiştir.(Prof. Dr. FİKRET EREN 6098 Sayılı TBK Göre Hazırlanmış Borçlar Hukuku Genel Hükümleri , Prof. Dr. Şahin Akıncı Borçlar Hukuku Bilgisi 6098 Sayılı TBK Göre Hazırlanmış,BİRDEN FAZLA KİMSELERİN AYNİ ZARARDAN SORUMLULUĞU Prof. Dr. Kemal Tahir GÜRSOY )

Örneğin; davacı  Selver’in  içinde bulunduğu araç ile davalı İsmail’in kullandığı araç ve dava dışı Nuri’nin kullandığı her üç aracın karıştığı trafik kazası neticesi davacı Selver’in 9 ay süreyle geçici iş göremez ve %33.2 sürekli iş göremezliğinin (maluliyetinin) oluştuğu, geçici ve sürekli iş görmezliği neticesi davacının toplamda  104.345,82 TL  maddi zararının oluştuğu, mahkemenin kararına esas aldığı kusur raporunda ise sürücü Mehmet K. %20, davalı %60 ve dava dışı sürücünün % 20 kusurlu bulunduğu, dava dilekçesinde davacının,  maddi ve manevi zararını müteselsil sorumluk esasına göre talep ettiği davada  davacının talebini müteselsil sorumluk çerçevesinde değerlendirmek yerinde olacaktır. KTK 85 ve 88. Maddesi ile TBK 61 maddesi gereği davalılar, kazaya kusurları ile sebebiyet veren diğer zarar verenler gibi oluşan zararın tamamından müteselsilen sorumludur.

Bunun sonucu olarak TBK 163. Maddesi gereği zarar gören davacı alacaklı Selver  zararının tamamını tüm müteselsil sorumlulardan  talep edebileceği gibi zarar verenlerden sadece birinden yada bir kaçından talep edebilecektir. Nitekim davacı zararın tamamını zararın doğmasında %60 kusurlu aracın sürücüsü İsmail T. ve bu aracın işleteni( maliki) Abil T. ile bu aracın zorunlu mali sorumluk sigortacısına yöneltmiş ise, tazminat  yükümlüleri olan davalıların   her biri zarar gören Selver’in uğradığı maddi zararı tazmin etmek zorundadır. TBK madde 163/2 ye göre davalıların sorumluluğu tazminat borcunun tamamı ödenince kadar devam edecektir. Davalılar  tazminatın diğer zarar verenlerden  istenmesini ileri süremez. Böyle  bir savunma müteselsil sorumluluğun niteliği ile bağdaşmaz. Zira dava edilen zarar veren de dahil zarar verenlerin tümü tazminatın tamamından sorumludur.  Bu sorumluluk davacının araçta yolcu olarak bulunması ve bir kusurunun bulunmaması karşısında, davalı İsmail T. için kusur (haksız fiil) ilişkisinden, davalı sigorta şirketi sözleşme (poliçe) ilişkisinden ve davalı Abil T. ise tehlike sorumluluğu esasına göre bilirkişi tarafından hesaplanan zararın tamamından sorumludur. Zarar verenlerin kusur  oranlarına göre sorumluluğu ancak iç ilişkide dikkate alınır. Buna göre davalılardan biri borcun tamamını ödediği taktirde borcundan kurtularak kendi kusur oranından fazla ödediği kısmı diğer zarar verenlerden kusurları oranında rücu hakkı kazanır. Ancak hiçbir zaman bu durumu zarar görene karşı ileri süremez.

 TEMERRÜTÜN GERÇEKLEŞME ZAMANI

Haksız eylem faili sayılan sürücü ve sürücünün kusuru nedeniyle kusursuz sorumluluğu olan işleten, ihtar ve ihbara  gerek  olmaksızın, zararın  doğduğu  anda, başka  bir anlatımla trafik kazasının olduğu tarihinden itibaren zararın tamamı için temerrüde düşmüş sayılır. Dolayısıyla, zarar gören, gerek kısmi davaya, gerekse sonradan açtığı ek davaya veya ıslaha konu ettiği kısma ilişkin olarak haksız eylem tarihinden itibaren temerrüt faizi isteme hakkına sahiptir. Davalı sigorta şirketleri yönünden ise 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunun 99/1 maddesi ile Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortasının Genel Şartlarının B-2 maddelerine göre rizikonun, bilgi ve belgeleri ile birlikte sigortacıya ihbar edildiği tarihten itibaren 8 iş günü geçmesi ile  temerrüt gerçekleşecektir. Davalı sigorta şirketine bir ihbar yoksa sigorta şirketi davanın açıldığı tarih itibarı ile temerrüde düşmüş sayılır.     

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Davalı sigorta şirketi kazaya neden olan aracın trafik sigortacısıdır. 2918 sayılı KTK.nun  99/1. maddesi ile Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta  Poliçesi Genel Şartları`nın B.2. maddesi uyarınca rizikonun, bilgi ve belgeleri ile birlikte sigortacıya ihbar edildiği tarihten itibaren 8 iş günü içinde sigorta şirketinin tazminatı ödeme yükümlülüğü bulunmakta olup bu sürenin sonunda ödememe  halinde    temerrüt gerçekleşmektedir. Somut olayda, davacı vekilinin, davalı sigorta şirketine 23/08/2005 tarihinde başvurarak müvekkilinin zararının karşılanmasını talep ettiği anlaşıldığından davalı sigorta şirketinin 05/09/2005 tarihinde temerrüde düştüğünün kabul edilmesi gerekirken dava tarihinden itibaren faizle sorumlu tutulması doğru değil”(Yargıtay 17. Hukuk Dairesi  27/04/2015 Tarih Esas No: 2013/20473  Karar No: 2015/6106)

FAİZİN TÜRÜ VE BAŞLANGICI

Trafik kazalarından doğan bedensel zararların tazmini davalarında faizin niteliği yargısal uygulamalarda, zarar veren aracın durumuna göre belirlenmektedir. Eğer  zarar veren araç ticari bir araç ise ticari veya avans faiz, araç ticari değil ise yasal faiz kabul edilmiştir. Bu uygulama elbette tartışılabilir niteliktedir. Çünkü zararın kaynağı bir haksız fiil iken zarar görenin bulunduğu aracın cinsine bağlı olarak faize karar vermek ne derece doğrudur? Haksız fiili ne derece ticari bir iş statüsünde değerlendirilebiliriz? Zaman içinde bütün bu soruların cevabı yargıda aranır mı bilemem ancak şu an itibarı ile uygulama faizin türünde aracın niteliğine bağlanmış durumdadır.

Faizin başlama tarihi ise davalının temerrüt tarihidir. Maddi ve manevi tazminatlarda sürücü ve işleten açısından zararın doğduğu tarih itibarı ile temerrüt oluştuğundan kaza tarihinden itibaren faiz yürütülecektir. Ancak zorunlu mali sorumluluk sigortacısı yönünden dava tarihinden önce yazılı bir ihtar gönderildiği ispatlanıyorsa bu tarihten itibaren 8 günün dolması ile temerrüt gerçekleşeceği için bu tarih itibarı ile faize hükmedilecektir. Bunun yanında sigortacının ekspertizleri tarafından ekspertiz raporunun tutulduğu tarih yada bir kısım ödeme yapılmış ise bu tarih  ile zarardan sigortacının haberdar olduğu varsayılarak bu tarih itibarı ile temerrüde düşecek ve faize bu tarih itibarı ile karar verilecektir. Böyle bir durum yoksa yani dava tarihinden önce sigortacıya ihtar gönderildiği ispat edilemiyorsa, ekspertiz raporu tutulmamış veya bir kısım ödeme davadan önce yapılmamış ise sigortacı yönünden dava tarihinden itibaren faize karar verilecektir.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Dava, trafik kazasında cismani zarardan kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı yolcunun içinde bulunduğu ve davalı tarafından trafik sigorta poliçesi ile sigortalanan araç hususi bir araçtır. O halde, davada temerrüt faizi olarak yasal faize hükmedilmesi gerekirken avans faizine hükmedilmesi doğru değil  bu bir bozma nedeni ise de; bu yanılgının giderilmesi yargılamanın tekrarını gerektirir nitelikte görülmediğinden hükmün HMK'nın 438/7 maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 15.12.2014 Tarih ESAS :2014/14877 KARAR NO:2014/18495)

DAVA ZAMANAŞIMI

Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def’ide bulunması gerekir (HGK’nun 05.05.2010 gün ve E: 2010(8-231, K: 255 sayılı ilamı).

Zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def’i olup; usul hukuku anlamında ise, bir savunma aracıdır. (Kuru: a.g.e., Cilt2, s.1761;Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt1-2, s.688 vd;Vanbolat: Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleri Sürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt: III, Sayı: 1, Kayseri 2008, s.255 vd.).

Türk Borçlar Kanunu'nun 146-161 arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve şartlar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme imkanından yoksun bırakılmaktadır.   

Haksız fiillerde zamanaşımı Türk Borçlar Kanunu'nun 72. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Ancak, tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır..”  hükmü getirilmiştir. Trafik kazalarından doğan maddi ve manevi tazminat davalarında ki zamanaşımı ise Karayolları Trafik Kanunu’nun 109. Maddesinde “Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar. Dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve ceza kanunu bu fiil için daha uzun bir zaman aşımı süresi öngörmüş bulunursa, bu süre, maddi tazminat talepleri için de geçerlidir.”  Şeklinde bir düzenlenmiştir.

TBK 72.  Ve KTK 109. Maddesi metninden açıkça anlaşılacağı üzere, trafik kazalarında uygulanacak üç ayrı zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Bunlar:

a)   İki yıllık kısa süreli zamanaşımı :

TBK 72. Ve KTK 109. Maddesi göre, haksız fiil ve trafik kazası nedeniyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, “zararı” ve “tazminat yükümlüsünü”öğrenmesinden itibaren başlayacak ve iki yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olan zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmaz. Zarar ve sorumludan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. 

İki yıllık sürenin başlaması için zarar görenin, zarar ile birlikte tazmin borçlusunu da öğrenmiş olması gerekir. Kanunda ki “zararı öğrenme” kavramının zaman zaman yanlış yorumlandığını görmekteyiz.  Örneğin farklı oranları gösteren her maluliyet raporu tarihini iki yıllık zamanaşımının başlangıcı olarak görülmektedir. Oysa zarar görenin tedavi gördüğü sağlık kuruluşunca verilen sağlık kurulu raporunda zarar görenin en son durumu hakkında bilgi içermektedir. Zarar gören bu tarih itibarı ile bedensel zararının boyutlarını bilmektedir. Bu nedenle kanunda öngörülen iki yıllık zamanaşımı bu tarih itibarı ile başlayacaktır. Yargılama sırasında alınan maluliyet raporlarında sağlık kurulu raporunda tespit edilen hususlardan farklı bir takım gelişmeler tespit edilmemiş sadece tüzük ve yönetmelik hükümlerinden kaynaklanan farklı maluliyet oranı belirlenmesi zararın yeni öğrenildiği anlamına gelmez.

Ancak bazen zarar görenin tedavi gördüğü ana göre durumu daha kötüye gidebilir. Yeni gelişen durumlar, kaza tarihinde olmayan ancak sonradan süre gelen yeni gelişmeler ortaya çıkabilir. İşte bu gibi durumlarda zarar görenin zararın kapsamlarını tam olarak sağlık kurulu raporu ile verilen raporla öğrendiğini iddia etmek mümkün değildir. Örneğin tedavinin başında kısmi organ maluliyeti tespiti yapılmış ise de süre gelen gelişen durum sonucu tam organ maluliyeti ile sonuçlanabilir. Bu gibi durumlarda bu gelişmenin tespit edildiği raporun zarar görene sunulduğu tarih itibarı ile davacının zararı öğrendiği kabul edilecek ve iki yıllık zamanaşımı bu tarih itibarı ile başlayacaktır.

Dava süresinde açılmış olmakla  hesap raporu sonucu davanın ıslah edilmesi durumunda dava zamanaşımı itirazı ile davacı karşılaşabilecek mi? Buna cevap verebilmek için Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğü süresince olan uygulama ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ki zamandaki uygulama şeklinde ikiye ayırarak incelmekte fayda vardır. HUMK’nun da belirsiz alacak davası düzenlemesi olmadığından ıslah dilekçesinde dava zamanaşımı süreleri geçerli olacaktır. Bir başka anlatımla dava süresinde açılmış olsa dahi ıslah dilekçesi zararın öğrenildiği tarihten itibaren iki yıllık süre içinde açılmamış ise davanın ıslahında davalının zamanaşımı itirazı ile karşı karşıya gelecektir.

HMK 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte 107. Maddesi ile “belirsiz alacak davası” ile yeni bir dava türü düzenlenmiştir. Belirsiz alacak davasında davacı davanın başında alacağının tamamını belirleyemiyorsa alacının bir kısmı için davasını açabilecek ve ileri aşamada zamanaşımı itirazı ile karşılaşmadan davasını bir defaya mahsus olmak üzere artırabilecektir. Bu nedenle HUMK dan ayrılan HMK uygulamasında trafik kazalarından kaynaklanan tazminat davaları belirsiz alacak davası kapsamında olması nedeniyle dava açıldıktan sonra davanın artırılmasında ıslah zamanaşımı işlemeyecektir.

b)   10 yıllık kesin süreli zamanaşımı:  

On yıllık kesin süreli zamanaşımına gelince Fiilin “işlendiği (vukuundan)”  yani trafik kazasının gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Kısa süreli zamanaşımı olan iki yıllık zamanaşımı  bu on yıllık süre içinde kullanılabilecektir. Kazanın olduğu tarihten itibaren on yıllık süre dolmuş ise davacı zararı yeni öğrendiği iddiası ile talepte bulunabilecek mi? Yargıtay’ca kabul edilmemekle birlikte doktrinde zararın 10 yılı aşması ile ortaya çıktığı durumlarda 10 yıllık zamanaşımının aşılabileceği belirtilmiştir. Buna örnek ise depremde zarar gören kişilerin açtığı davalar örnek gösterilmiştir.  Ancak hemen belirtmek gerekir ki trafik kazası sonucu doğan bedensel zararlarda kazanın oluş tarihi itibarı ile zararın meydana gelip gelmediği bellidir. Belki de zararın boyutları tam olarak kaza tarihinde değil de daha sonra tespit edilebilir. İşte bu gibi durumlarda da ceza zamanaşımı uygulandığı durumlar dışında  on yıllık süre aşılmamalıdır. Çünkü yasa gayet açık bir şekilde on yıllık zamanaşımı süresinin fiilin işlendiği tarihten itibaren başlayacağı belirtilmiş olmasına rağmen bu süre yeterli değildir, yargı bu yetersizliği tespit ederek yasal boşluğu doldurur gibi düşünceler son derece tehlikelidir. Elbette yargı yasanın maddelerini yorumlayacaktır. Ancak yorum yoluyla yasada olmayan bir hususu eklemesi mümkün değildir. Yargıya yasada olmayan bir hususu yetersizlik gerekçesi ile uygulama yetkisi verilmesi bir çok sorunları da yanında getirecektir.

c)   Uzamış(ceza) zamanaşımı :

Fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu durumlarda uygulanacak olan uzamış (ceza) zamanaşımı süreleridir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109/II. maddesine göre, ceza kanununda öngörülen daha uzun (uzamış) zamanaşımı süresinin tazminat talebiyle açılacak davalarda uygulanabilmesi için, eylemin ceza kanununa göre suç sayılması gerekli ve yeterlidir; fail hakkında mahkumiyet kararı verilmesi veya bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin o davada tazminat yönünden bir talepte bulunmuş olması şartı aranmamaktadır.

Ceza Kanunu'nda öngörülen daha uzun (uzamış) zamanaşımı süresi, olay tarihinden itibaren işlemeye başlar; sürenin işlemeye başlaması için, zarar görenin, zararı ve onun failini öğrenmesi şartı aranmaz. TCK 66/6 maddesi gereği zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden,   itibaren  uzamış zamanaşımı başlar.  TCK 66. Maddesine göre sanığın aldığı cezaya göre zamanaşımı  belirlenmiştir.

Ceza zamanaşımı süresi dolmasına rağmen zarar gören zararı ve zarar vereni öğrenememiş ise ne olacak? Bu durumda gerek TBK’nun 72. maddesi gerekse KTK’nun 109. maddesinde belirtilen  on yıllık kesin süreli  zamanaşımı henüz dolmamış ise iki yıllık süre içinde tazminat davası açılabilecektir.  Örneğin sanığın en alt cezayı aldığını düşündüğümüzde ceza zamanaşımı süresi sekiz yıldır. Olayın olduğu tarihten itibaren sekiz yıllık süre dolmasından sonra zarar gören zararı ve zarar vereni öğrenmiş ise kaza tarihinden itibaren  on yıllık sürenin dolmasına kadar olan iki yıllık süre içinde KTK 109. mad. gereği tazminat davası açılabilecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 12.03.2014 gün 2013/4-544  esas  2014/315 Karar  sayılı ilamlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Peki uzamış zamanaşımı kesin süreli on yıllık zamanaşımı süresini aşabilecek mi? TCK 85/2 maddesinde “Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”   Şeklindeki düzenlemesinden anlaşılacağı üzere trafik kazası sonucu birden fazla kişi ölmüş yada bir kişi ölmüş ve birden fazla kişi de yaralanmış ise cezanın üst sınırı 15 yıl olmaktadır. TCK 66. Maddesinin 4. Bendine göre zamanaşımı cezanın üst sınırına göre belirleneceğine göre bu durumda artık TCK 66/d maddesi gereği zamanaşımı süresi on beş yıl olacak ve TBK ve KTK belirlenen on yıllık zamanaşımını aşabilecektir.

Yargıtay uygulamasına göre, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 85/son ve 109/2, mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102.maddeleri uyarınca, sürücünün eyleminin suç teşkil ettiği hallerde, uzamış ceza davası zamanaşımının  işleteni de kapsadığı kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.06.2003 gün ve E:2003/4-359, K:406, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 12.03.2014 gün 2013/4-544  esas  2014/315 Karar  sayılı ilamı).

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  1. “2918 sayılı KTK.nun 109. maddesinin 1. fıkrasında haksız fiil niteliğindeki trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinin, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrayacağı düzenlenirken, 2. fıkrasında ise, davanın, cezayı gerektiren bir fiilden doğması ve ceza kanununun bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş olması halinde, bu sürenin maddi tazminat talepleri için de geçerli olacağı hüküm altına alınmıştır. 2918 Sayılı Kanunun anılan hükmünün gözden kaçırılmaması gereken yönü, ceza kanununda öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin sadece eylemin ceza kanununa göre suç sayılması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır. Bu düzenlemenin iki ayrı sonucu bulunmaktadır. Söz konusu yasa hükmü, ceza zamanaşımı uygulanabilmesi için sadece eylemin aynı zamanda bir suç oluşturmasını yeterli görmekte bunun dışında fail hakkında mahkumiyet kararıyla sonuçlanmış bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin davada tazminat yönünden bir talepte bulunmuş olması koşulu aranmamaktadır.”(YARGITAY 17. Hukuk Dairesi19.02.2015 tarih ESAS NO: 2013/13405 KARAR NO:2015/3027)

d) İbradan sonra açılacak davalarda hak düşürücü süre

Normal şartlarda ibraname borcu sonlandıran anlaşmalardandır. Ancak Kanun koyucu trafik kazalarından kaynaklanan zararların tazmininde zarar görenlerin trafik kazasının etkisi ile kendisini daha mağdur edebilecek anlaşmalar yapabileceği öngörüsü ile Karayolları Trafik Kanununun 111. Maddesinde özel bir düzenleme yapmıştır. Bu madde de “Bu Kanunla öngörülen hukuki sorumluluğu kaldıran veya daraltan anlaşmalar geçersizdir. Tazminat miktarlarına ilişkin olup da,yetersiz veya fahiş olduğu açıkça belli olan anlaşmalar veya uzlaşmalar yapıldıkları tarihten başlayarak iki yıl içinde iptal edilebilir.” İfadesi ile trafik kazası sonucu zarar gören alacaklı ile borçlu arasında bir ibra sözleşmesi varsa alacaklı ibrada belirtilen ödemenin üstündeki zararının bulunduğu düşüncesinde ise iki yıllık süre içinde kalan zararının tazmini için dava açabilecektir.

Ancak bu zamanaşımının uygulanması için  belli şartları birlikte oluşması gerekir.

  1. Zarar verenin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldıran yada daraltan bir anlaşma olması
  2. Bu anlaşma tazminat miktarına ilişkin olması
  3. Sözleşmede belirtilen tazminat ile bilirkişi tarafından belirlenen gerçek zarar arasında fahiş bir fark olması, yada ibraname ile ödenen tazminatın açıkça az olduğunun belirli olması
  4. İbranameyi aşan zararın tazmini davası ibranamenin düzenlenmesinden itibaren iki yıllık süre içinde açılması gerekir.

İbranamenin düzenlenmesinden itibaren iki yıl içinde açılan tazminat davalarında ibranamenin düzenlendiği tarihte ki verilere göre hesaplanan tazminat ibranamede belirtilen ödeme üstünde ise zarar gören bunu zarar veren ve diğer sorumlulardan talep edebilecektir. Ancak ibranamenin üstündeki zararın karar altına alınabilmesi için davanın iki yıllık süre içinde açılması yetmez aynı zamanda ibranamede belirtilen ödeme o tarihteki verilere göre hesaplanan tazminata göre çok düşük bir meblağ içermesi yada gerçek zarar ile ibraname arasında fahiş fark olması gerekir.

Yargıtay bu iki yıllık zamanaşımını zararın tam olarak öğrenildiği tarihte başlayacağı yönünde esnetmiş, zarar görenin mağduriyetinin devam ettiği bir durumda küçük meblağlı bir ödeme ile ilerde oluşacak fazlaca zararının tazmini imkanından yoksun kalmaması sağlanmıştır.

Konuyla ilgili Yargıtay Kararları

  • “Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde, sonradan değişme eğilimi gösteriyor, kısaca, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise, artık "gelişen durum" ve dolayısıyla, gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler söz konusu olacaktır. Böyle hallerde, zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olamayacağı için KTK 111. maddesinde düzenlenen 2 yıllık süre bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır. (HGK, 15.11.2000 gün ve: 2000/21-1609 K: 2000/1699, 4.HD 13.05.1980 gün ve 1980/3493-6206 sayılı; 26.01.1987 gün, 1986/7532 esas, 1987/485 karar sayılı kararı).
  • “Dava konusu olay yönünden taraflar arasında düzenlenen ibranameden sonra 2 yıllık süre dolmuştur. Ancak gelişen durumun varlığı halinde gelişen durumun sona ermesinden itibaren 2918 sayılı yasanın 111. maddesinde belirtilen 2 yıl içinde dava açılması gerekir. Gelişen durum; olay sonucu meydana geldiği halde, başlangıçta bilinen yaralanmalar dışında, sonradan ortaya çıkan veya gelişen, olaya bağlı vücut bütünlüğünü bozan sonuçlar olarak tanımlanabilir. Gelişen durumun olup olmadığı ise her olaya özgü olarak kanıtlara göre değerlendirilir. Mahkemece dosya tümü ile Adli Tıp Kurumuna gönderilerek; davacının yaralanması nedeniyle tedavileri tamamlanarak hangi tarihte sağlığına kavuşmuş sayılacağı, gelişen bir durum bulunup bulunmadığı, tedavilerinin ne zaman sona ereceği, vücut çalışma gücü kaybının hangi tarihte kesin olarak  belirlenebilir duruma geldiği konusunda rapor alınmalıdır. Mahkemece bu hususta gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra taraflar arasında düzenlenen ibranamenin geçerli olup olmadığı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken” (YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 07.11.2014 Tarih ESAS NO: 2014/18267 KARAR NO: 2014/15490)

KTK 111. Maddesin de düzenlenen 2 yıllık süre  zamanaşımı süresi değil hak düşürücü süredir. Bu nedenle iki yıllık süre hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınır.

 e) Tazminat sorumluların birbirlerine rücu da zamanaşımı

Gerek TBK 72. Maddesi  gerekse KTK 109 da düzenlenen zamanaşımı zarar görenlerin zarardan sorumlulara zararın tazminini talep etmesi için öngörülen sürelerdir. Bunun yanında müteselsil sorumlular zarar görene ödemesi gereken miktardan daha fazlasını ödemiş ise zarar görene o oranda halef olur ve diğer sorumlulardan fazla ödemesini  talep edebilmesi için öngörülen zamanaşımı TBK 73. Maddesinde “Rücu istemi, tazminatın tamamının ödendiği ve birlikte sorumlu kişinin öğrenildiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde tazminatın tamamının ödendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Tazminatın ödenmesi kendisinden istenilen kişi, durumu birlikte sorumlu olduğu kişilere bildirmek zorundadır. Aksi takdirde zamanaşımı, bu bildirimin dürüstlük kurallarına göre yapılabileceği tarihte işlemeye başlar.” İfadesi ile  KTK 109/son maddesinde ise “Motorlu araç kazalarında tazminat yükümlülerinin birbirlerine karşı rücu hakları, kendi yükümlülüklerini tam olarak yerine getirdikleri ve rücu edilecek kimseyi öğrendikleri günden başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrar.” İfadesi ile yine genel şartlar  C.8 /4 maddesinde “Motorlu araç kazalarında tazminat yükümlülüklerinin birbirine karşı rücu hakları, kendi yükümlülüklerini tam olarak yerine getirdikleri ve rücu edilecek kimseyi öğrendikleri günden başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrar.” İfadesi ile düzenlenmiştir.

Buna göre tazminat yükümlüsünün diğerine rücu edebilmesi için 

  1. Kendi yükümlülüğünü tam olarak yerine getirmesi,
  2. Rücu edebileceği kişiyi öğrenmesinden itibaren iki yıl içinde talepte bulunması gerekir.
  3. Rücu edeceği kişiyi öğrenmese dahi her halükarda rücu talebi on yılın dolması ile sona erer
  4. Tazminatın ödenmesi kendisinden istenilen kişi, durumu birlikte sorumlu olduğu kişilere bildirmek zorundadır. Aksi takdirde zamanaşımı, bu bildirimin dürüstlük kurallarına göre yapılabileceği tarihte işlemeye başlar.

Bir başka anlatımla tazminat yükümlüsünün diğer sorumlulara rücu edebilmesi için öncelikle tazminatın tamamını ödemesi gerekir. Ayrıca ödeme tarihinden itibaren iki yıl içinde rücu talebini yapması gerekir. İki yıllık rücu talebi tazminatın tamamını ödediği ve rücu edilecek kişiyi öğrendiği tarihte başlar. Ancak rücu edebilecek kişiyi öğrenme tarihi belirlenirken rücu edecek tazminat yükümlüsü sınırlandırılmıştır. Rücu  edecek tazminat yükümlüsü ödemede bulunurken diğer sorumlularına ödemede bulunduğunu ve kendilerinin de zarardan sorumlu bulunduğunu ihtar etmesi gerekir. Eğer bu ihtarı yapmamış ise bu ihtarı yapabileceği tarihten itibaren iki yıllık süre başlayacaktır.

Örnek vermek gerekirse talep edilen destekten yoksun kalma zararının tamamını ödeyen ZMSS diğer kusuru olan sorumlulara kusurları oranında iki yıl içinde rücu edebilecektir.

Hüseyin Tuztaş (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi Üyesi)

KAYNAKÇA

1-   Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, 2012 yılı 14. Baskı (Prof. Dr. Fikret Eren)

2-   Borçlar Hukuku Bilgisi  (Prof. Dr. Şahin Akıncı)

3-   Vücut Bütünlüğünün İhlalinden Doğan Zarar Ve Tazmini (Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk ABD. Araştırma Görevlisi)

4-   Türk Hukukunda ölüm Ve Bedensel Zararlar Nedeniyle Maddi Tazminat Hesapları (Çelik Ahmet Çelik)

NOT:

Makalenin izinsiz olarak başka bir yerde yayınlanması yasal sorumluluk gerektirir. 

Makalenin bir bölümünden alıntı yapılması durumunda makaleye  ve yazarına mutlaka atıf yapılması gerekir.

on 11 Aralık 2015
Gösterim: 21690

Yorumlar  

#1 cem 26-01-2016 22:52
Uygulamaya dönük, faydalı ve pratik bilgiler içeren çalışmanızı paylaştığınız ve yararlanma imkanı verdiğiniz için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık.
#2 htuztas 28-01-2016 09:11
Cem bey teşekkürler. Meslektaşlarımız için faydalı bir şeyler yapabiliyorsak ne mutlu bize..
#3 htuztas 28-01-2016 09:13
Hizmet kusuru nedeniyle verilen Hukuk Genel Kurulu 04.11.2015 tarih 2014/17-731 esas 2015/2366 karar sayılı ilamı makaleye görev bölümüne eklenmiştir..

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.