"İnsan" olmanın utancı

Vahşi hayata dair belgesellerden, etobur hayvanların diğer türlere yönelik acımasız saldırılarına rastladıkça içten içe üzülür kahroluruz...

Oysaki, onlar yok etmek için değil, yaşamak için saldırırlar... Doydukları anda da, önünde bir ceylan yavrusu geçse dahi istifini bozmazlar...Zira doğal dengenin bekçisi olmaktan öte işlevleri bulunmamaktadır...

Gelelim İnsan türüne:
Sair vahşi türler sadece karın doyurmaya odaklanmış iken, insanoğlu bir türlü doymak bilmeyen gözlerinin açlığını gidermekle meşguldür... Bunun için nice katliam ve vahşete imza atmaktan geri durmamıştır...

Bizler nispeten sakin bir çağda yaşam döngüsüne katıldık...

Ne de olsa, milyonlarca insanın ölümüne, evsiz barksız kalmasına, sürgünlere yol açan 1. ve 2. Dünya Savaşı tecrübesini yaşamıştık... Süreçten bir takım dersler çıkarıp, Birleşmiş Milletler’i kurmuş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini yayınlamış, Lahey Adelet Divanı ve AİHM gibi mahkemeleri devreye sokarak işi sağlama bağlamıştık...

Sonuç; sıfıra sıfır, elde var sıfır...
Dünyanın beş kabadayısının daimi üyesi olduğu BM Gevezelik Konseyinde kimi kime şikayet edeceksin ki...

İnsanoğlunun son icadı olan cilalı kapitalizm devrinde; devasa mimari eserlere, teknolojik gelişmelere, köprülere, hızlı trenlere, uçaklara, uzay istasyonlarına imza attık... Ne var ki, kendi türümüzü bir arada yaşatacak ahlaki değerleri inşa etmekten aciz kaldık...

Sermaye hiçbir engele takılmadan Dünyanın dört bir fing atıp, semirirken, emeğin önüne; duvarlar, sınırlar, tel örgüler, vizeler ve pasaport bariyerleri kurduk...

Batı medeniyetinin alttan ısıtmalı konforu için, dünyanın dört bir yanını yangın yerine çevirdiler...

Suriye’de kimyasal gazla katledilen onlarca bebeye duyarsız kalan vicdanlar, New York’da ağaç dalında mahsur kalan bir kedinin itfaiyeciler tarafından kurtarılması üzerinden aklanıp paklanmakta...

Henüz iki kişiden ibaretken koskoca Dünyayı kardeşiyle paylaşamayan Kabil’in nesli üredikçe çoğalmış, devasa imparatorluklara, devletlere dönüşerek sistematik katliamlara imza atmakta...

Öbür yanda ise, mazlumların gözyaşları damlaya damlaya göl olmakta... Allah indinde sele dönüştüğünde, herkesi silip süpüreceği muhakkaktır...

Üç asırdır yeryüzünde tartışmasız hakimiyet kuran Batı medeniyeti, hayatının en zor sınavını vermekte...

Suriye’yi acımasız vekalet savaşının üssü haline getirenler, oynadıkları kartopunun çığla sonuçlanacağını acı da olsa idrak edeceklerdir...

Şartlarımız eşit değil, doğrudur... Onların füzeleri, devasa gemileri, nükleer silahları, radara yakalanmayan uçakları var... Ama bizlerin ahlaki üstünlük ve insani değerler üzerinden: kâinatın yegane Gücüyle kuracağımız koalisyon karşısında ne şansları olabilir ki...

Medine müdafaasında, hendek kazmaktan bitap düşmüş, umutsuz sahabeye, dönemin küresel güçleri olan Bizans ve İran’ın fethinin müjdelenmesi ne kadar gerçekçi idiyse, bu da bir o kadar öyle...

“İnanıyorsak, üstün gelecek olan bizleriz”

on 08 Nisan 2017
Gösterim: 411

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.